İnsan hayatındaki en büyük yanılgılardan biri, bilmeyi anlamak zannetmektir. Oysa bilgi ile anlama arasında, bir harita ile yolculuk arasındaki kadar büyük bir fark vardır.
Bilmek; bir konuya ait görünen bilgileri edinmektir. Kavramları tanımak, olayları öğrenmek, sebepleri ezberlemek, kuralları bilmek ve gerektiğinde bunları ifade edebilmektir. Bilgi, hakikatin kapısını gösterir; fakat insanı o kapıdan içeri sokmaz.
Anlamak ise, o bilginin içine girebilmektir. Anlamak; bir meselenin sadece ne olduğunu değil, neden var olduğunu, hangi hakikate dayandığını, nasıl işlediğini, neleri değiştirdiğini, hangi sonuçları doğurduğunu, hangi bedelleri gerektirdiğini, hangi ödülleri vaat ettiğini ve insan hayatındaki gerçek yerini idrak etmektir. Başka bir ifadeyle anlamak; görünenin arkasındaki görünmeyeni, olayların arkasındaki sistemi, bilginin arkasındaki hikmeti kavrayabilmektir. Bilgi zihinde bulunabilir; fakat anlam, insanın bütün varlığına yerleşir.
İnsan davranışını değiştiren de bilgi değil, anlamdır.
Bir mesele anlaşılmadığında ciddiye alınmaz. Çünkü insan, gerçek ağırlığını kavrayamadığı hiçbir şeyi önemli göremez. Önemsiz görülen bir konu ise zihinde güçlü bir tasavvur oluşturamaz. Tasavvur oluşmayınca o mesele insanın duygu dünyasına nüfuz edemez. Duygu oluşmayınca kalp harekete geçmez; kalp harekete geçmeyince de gerçek anlamda iman ve bağlılık meydana gelmez.
İnanç ise davranışın en önemli kaynağıdır. İnsan, gerçekten inanmadığı hiçbir şey uğruna bedel ödemez. Fedakârlık yapmaz. Süreklilik göstermez. Mücadele etmez. Hayatını yeniden inşa etmez.
Bu sebeple davranışın ön şartı bilgi değil, anlamdır.
Bilgi aklı besler; anlam ise aklı, kalbi, vicdanı ve iradeyi aynı istikamette buluşturur. Bu birliktelik gerçekleştiğinde bilgi artık ezber olmaktan çıkar; şahsiyetin bir parçası hâline gelir.
Toplumların en büyük problemlerinden biri de budur. İnsanlar birçok doğruyu bilirler; fakat o doğruları yeterince anlamazlar. Bu yüzden bildikleriyle yaşadıkları arasında büyük mesafeler oluşur. Hakikati konuşurlar; fakat onun gereğini yerine getiremezler. Çünkü bilgi davranışı doğurmaz; anlam davranışı doğurur. Gerçek eğitim de tam burada başlar. Eğitim; insanın bilgi yüklenmesi değil, hakikati anlamasıdır. Anladıkça tasavvuru genişler, tasavvuru genişledikçe duyguları derinleşir, duyguları derinleştikçe inancı güçlenir, inancı güçlendikçe davranışları değişir. Davranış tekrar ettikçe karakter oluşur; karakter ise insanın kaderini belirleyen en güçlü unsurlardan biri hâline gelir.
Bu sebeple insanın yetişmesinin hedefi, daha fazla bilgi edinmek değil; daha derin, sahih anlam oluşturması, üretebilmesidir.
Çünkü anlayan insan artık seyirci değildir. O, edilgen değil etkindir; sürüklenen değil yön verendir. Anlayan insan hakikatin öznesi olur. Sorumluluk alır, bedel öder, üretir, inşa eder ve dönüştürür.
Bilmek kapıyı gösterir. Anlamak ise insanı o kapıdan geçirerek hayatın öznesi hâline getirir.
0 Yorumlar
SON DAKİKA
1
NASIL BİR MEYDAN OKUMA İLE KARŞI KARŞIYAYIZ? CEVABIMIZ NE OLMALIDIR?