Ekonomik, stratejik, teknolojik, istihbari, politik parametreler; bilinebildiği, bir biçimde erişilebildiği, elde edilebildiği, rekabet edilebilirliği söz konusu olduğu için, cari zamanlarda bütüncül olarak, oyun kırıcı ve oyun kurucu güçlerini gitgide kaybetmektedirler. Dünyanın sanki sürekli kaos dönemine girmesinin ana sebeplerinden birisi de budur. Zira bilinen parametreler, sürpriz unsuru olabilmek özelliklerini kaybettikçe, kırılım unsuru olabilmek potansiyellerini de kaybetmektedirler.
Bunun yerini, ontolojik ve epistemolojik katmanlarda yeni perspektifler geliştirebilen ve üretebilen bir yetenek alacak gibi gözükmektedir.
Cari aklı ve sistemleri oluşturan temel epistemik yaklaşım; ancak amprik ve ölçülebilir olanı gerçek kabul eden bir çerçeveden neşet eden ve sadece süregiden sistemleri, sahih ve güvenilebilir kabul etmekte olduğu için, yukarıda ifade edilen, etkilerini kaybedebilmek durumuna gelmişlerdir. Zira aynı epistemik çerçevenin bakış açısı, yaklaşımı, tecrübeleri, ezberleri, kültür ve kabulleri, küresel ilişkilerin kabul ve kriterleri haline gelince; geriye sadece üretim gücü ve kullanım becerisi, rekabet parametresi olarak kalmaktadır. Yanısıra sistem içi, taktik düzeyde yenilikler rekabet asimetrisi oluşturabilmektedir. İşte bu durum gittikçe çözümsüzlüğü ve çaresizlikten gelen erteleme politikalarını zorunlu kılmaktadır.
Buna mukabil, yeni güç parametresi sayılabilecek epistemolojik gerçek; karar ve davranışların hangi kök hükümlere dayandıkları ve o hükümler etrafında ne kadar bütüncül, tutarlı, sürekli ve istikrarlı işledikleridir. Bu, çok güçlü bir çerçevedir. Çünkü güç analizini “fonksiyonlar”dan alıp kök belirleyicilere taşımaktadır.
Bu epistemik çerçevede; bilmek, yapabilmek ve olabilmek; tutarlı, sürekli ve bütüncül bir sistemik değer taşımaktadır. Bu değerin asıl gücü ise mahiyetiyle ilgilidir.
Bilmenin gücü, neyin bilgisi olduğuna; yapmanın gücü, neyi gerçekleştirdiğine; olmanın gücü, neyin suretine dönüştüğüne bağlıdır. Yani mesele fiilin adı değil, içeriği ve kaynağıdır.
Bu ifadeleri daha sistematik hale getirirsek: Her kabul evreninde üç şey vardır. Bilen, yapabilen, olabilen. Bunlar istisna değil, evrensel kategorilerdir. Fakat asıl farkı oluşturan iki ana değişken vardır.
Birincisi, hükümler ve kaynağıdır. Yani bir sistemin; hakikat tasavvuru, insan tasavvuru, varlık ve amaç tasavvuru, sınır ve meşruiyet ölçüleri, doğru–yanlış, fayda–zarar, iyi–kötü kodlarıdır.
İkincisi ise işleyiş kalitesidir. Bu kök hükümler etrafında sistemin; bütünlüğü, tutarlılığı, sürekliliği ve istikrarı.
Bu ikisi birleşince gerçek güç ortaya çıkar.
O halde doğru formül şu olur.
Güç; kök hükümlerin mahiyeti ve kaynağı ile sistemin; bütünlük, tutarlılık, süreklilik, istikrar kapasitesinin çarpımıdır. “Bilen, yapan, olabilen” ise bu çarpımın üç tezahürüdür. Yani bilen, kök hükümlerin zihindeki tertibidir. Yapan, kök hükümlerin fiildeki tertibidir. Olabilen, kök hükümlerin şahsiyette ve yapıda tahakkukudur.
Böyle bakınca bunlar ayrı kulvarlar değil; aynı sistemin bilgi, fiil ve varoluş yüzleri olur.
Çünkü bu çerçeve, klasik analizlerin yaptığı iki büyük hatayı aşar.
Klasik analizlerde ilk hata, kapasiteyi güç sanmaktır.
Bir sistem çok bilen, çok yapan, çok üreten görünebilir. Ama kök hükümleri bozuksa o bilgi; parçalı olur, araçsal olur, yönsüz olur, yıkıcı sonuçlar da üretebilir. Yani çok bilmek, güçlü bilmek değildir.
İkinci hata ise çıktıyı başarı sanmaktır.
Bir sistem çok iş yapıyor olabilir. Ama yanlış istikamette, yanlış ölçüyle, yanlış amaç için, kısa vadeli ve içten çürüyen biçimde yapıyorsa; bu, “yapabilmek”, gerçek güç değil, hızlandırılmış tükeniş de olabilir.
Bilmek nötr değildir ve gücü şu kriterlerle belirlenir.
Epistemik sıhhat:
Bilgi; doğru kaynaktan mı geliyor? Hakikate temas ediyor mu? Yanılsama, propaganda, zan, heva, çıkar filtresiyle mi kurulmuş?
Bütüncüllük:
Parçaları biliyor ama bütünü kaçırıyor mu? Yoksa varlık–insan–ilişki–amaç düzeyinde bağ kurabiliyor mu?
Tutarlılık:
Bir bilgi sistemi kendi içinde çelişiyor mu? Yoksa ilkeleri, sonuçları ve hükümleri arasında iç irtibat var mı?
Etkililik:
Bu bilgi; yön veriyor mu? Karar üretiyor mu? Davranışı dönüştürüyor mu? Sistem kurduruyor mu?
Demek ki “bilen” dediğimiz şey, sadece veri sahibi değil; kök hükümleri sahih, bütünlüklü ve etkili biçimde taşıyan bilgi düzeni demektir.
Diğer husus ise; "yapabilenin" gücünün nasıl belirlendiğidir?
Yapabilmek de salt icra kabiliyeti değildir. Bir sistem; hızlı olabilir, teknik olabilir, sonuç üretebilir. Ama sorulması gereken şey şudur:
Ürettiği sonucun mahiyeti nedir? Çünkü yapabilmenin gücü; neyi mümkün kıldığına, neyi inşa ettiğine, hangi bedelleri doğurduğuna, sürdürülebilir olup olmadığına bağlıdır.
Burada da aynı dört kriter işler. Kök hükümlere bağlılık, bütünlük, tutarlılık, süreklilik/istikrar. Yani yapabilen, sadece “iş yapan” değil; doğru şeyi, doğru usulle, doğru istikamette, sürdürülebilir biçimde yapabilendir.
Üçüncü mesele ise; "olabilenin" gücünün nasıl belirleneceğidir?
Burada mesele daha da derindir. Olabilmek; bir rol oynamak değil, bir pozisyon işgal etmek değil, bir görüntü üretmek değildir. Hakikatin gerektirdiği forma dönüşebilmektir. Bu yüzden olabilenin gücü; kök hükümlerle şahsiyet arasındaki uyuma, iç ve dış dünyanın çatışmamasına, davranışın arkasındaki varoluş kalitesine, formun sürdürülebilirliğine bağlıdır.
Bir insan ya da sistem; çok şey biliyor olabilir, çok iş yapıyor olabilir; ama olamamışsa, yani iç formu sahih ve bütüncül olarak kurulmamışsa, güçlü bir kırılma anında dağılır. O yüzden olabilmek, ayrı bir romantik kategori değil; sistemin derin taşıyıcılık kapasitesidir.
Bu tarifler çerçevesinde tarihsel üstünlük şu şekilde okunur: Tarihte yükselen ya da kurucu olan yapılar, genellikle üç özelliğe aynı anda sahiptir.
İlki, kök hükümler bakımından üstünlüktür. Yani; daha sahih bir hakikat anlayışı, daha güçlü bir insan ve hayat tasavvuru, daha doğru ilkeler, değerler, sınır ve ölçülerdir.
Diğeri, sistem bakımından üstünlüktür. Yani bu hükümleri; kurumlara, davranışlara, ilişkilere, hukuka, eğitime, yönetime, üretime; bütünlük ve istikrarla taşıyabilmektir.
Sonuncusu ise tezahür gücüdür. Bu, iç üstünlüğü; bilgiye, eyleme, ahlaka ve şahsiyete, örgütlenmeye, medeniyet kurucu gücüne dönüştürebilmektir.
Demek ki tarihsel kırılmaların sebebi yalnızca “zayıf ama motivasyonu yüksek aktörler” değildir. Daha derin sebep şudur: Mevcut güçlü sistemlerin kök hükümleri zayıflamış, yeni aktörlerin ise daha sahih ve daha taşıyıcı bir kök düzen kurmuş olmasıdır.
Akla şu soru gelmektedir. Mevcut cari akıllar bu gerçekleri neden gözden kaçırırlar ve zorlu imtihanlar ve kırılımlara maruz kalırlar?
Çünkü cari sistemler çoğunlukla şu ikisini karıştırırlar: Fonksiyonel verimlilik ve cari ontolojik/epistemik konsolidasyon. Bir sistem çok üretken olabilir, çok organize olabilir, çok zengin olabilir, çok teknolojik olabilir. Ama bu, onun kök hükümlerinin sahih olduğu anlamına gelmez. Bu nedenle cari akıl genelde; performans, ölçek ve görünür başarıyı dikkate alır, ama meşruiyet zemini, hakikatle temas derecesi, iç bütünlük ve kendini sürdürme ahlakını ıskalar. Tam da bu yüzden, düşük profilde görünen ama kök hükümleri daha sahih, sistemi daha bütünlüklü aktörleri zamanında okuyamaz.
Özetlersek, şöyle demek daha doğru olur. Her sistemde; bilen, yapabilen, olabilen vardır. Ama bunların kıymeti şu iki şeye göre belirlenir; dayandıkları kök hükümler ve kaynak; bu hükümler etrafında kurulan sistemin bütünlüğü, tutarlılığı, sürekliliği, istikrarı.
Buna göre zayıf sistem; çok bilen çıkarabilir, çok yapan çıkarabilir, görünürde güçlü olanlar çıkarabilir, ama kök hükümleri bozuksa ve sistem bütün değilse, bunlar birbirini beslemez. Bilgi ayrı akar, eylem ayrı savrulur, şahsiyet başka yerde çözülür.
Oysaki güçlü sistem; bilgi, eylem ve varoluş arasında bağ kurar; kök hüküm-idrak-karar-davranış-kurum-kültür hattı bozulmaz. İçten güç üretir, yani sadece dıştan görünmez
Tarihte belirleyici olanlar, çok bilenler ya da çok yapanlar değildir. Bilmeyi, yapmayı ve olmayı; sahih kök hükümler etrafında, bütünlüklü bir sistem halinde birleştirebilenlerdir. Ve daha sert söylersek; bozuk kök hükümlere dayananlar da bilgi, zekâ üretirler ama hikmet üretemezler.
Bozuk kök hükümlere dayanan eylem, kapasite üretir ama istikamet üretemez. Bozuk kök hükümlere dayanan oluş, görüntü üretir ama şahsiyet üretemez.
Buna karşılık; sahih kök hükümler etrafında bütünlük kuran sistemler, geç görünür ama geçici olmaz.
Yakın ve orta vadede belirleyici olacak aktörleri anlamak için artık şu sorular sorulmalıdır. Bunların kök hükümleri nedir? Bu hükümler hangi kaynağa dayanıyor? Bilgileri bütünlüklü mü, parçalı mı? Eylemleri yönlü mü, rastgele mi? Olma halleri sahici mi, temsilî mi? Sistemleri süreklilik ve istikrar taşıyor mu? İç tutarlılıkları kriz altında korunabiliyor mu?
Bu sorular sorulmadan yapılan güç analizi, yüzeyde kalır.
0 Yorumlar
SON DAKİKA
1
NASIL BİR MEYDAN OKUMA İLE KARŞI KARŞIYAYIZ? CEVABIMIZ NE OLMALIDIR?