İnsanlığın yaşadıklarının ekonomik, siyasi, askeri veya teknolojik bir kriz olduğunu söyleyenler vardır. Kimileri gelir dağılımındaki adaletsizliği, kimileri sömürgeciliği, kimileri küresel sermayeyi, kimileri devletleri, kimileri ideolojileri suçlar. Bunların her biri gerçeğin bir parçasını ifade eder. Fakat bana göre bunların hiçbiri meselenin kökü değildir. Bunlar ağacın dallarında görünen kurumalardır. Asıl hastalık köktedir. İnsanlığın asıl krizi ontolojik bir krizdir.
İnsan artık ne olduğunu bilmiyor. Nereden geldiğini bilmiyor. Neden var olduğunu bilmiyor. Nasıl yaşaması gerektiğini bilmiyor. Neye göre karar vereceğini bilmiyor. Bu yüzden insanlık, bilgi eksikliğinden değil; anlam eksikliğinden muzdariptir.
Çünkü insan önce ne olduğunu kaybetti. Sonra neye inanacağını kaybetti. Sonra nasıl yaşayacağını kaybetti.
Bir insanın hakikate ilişkin ölçüsü bozulduğunda, ahlakı da bozulur. Ahlakı bozulduğunda ilişkileri bozulur. İlişkileri bozulduğunda kurumları bozulur. Kurumları bozulduğunda toplum bozulur. Toplum bozulduğunda medeniyet bozulur. Bu nedenle bugün karşı karşıya olduğumuz kriz; ekonomi, hukuk veya siyaset krizi değil; insan tasavvuru krizidir.
Modern dünya insana büyük bir güç verdi. Fakat ona bu gücü ne için kullanacağını söylemedi. Ona üretmeyi öğretti ama ne için üretmesi gerektiğini öğretmedi. Ona tüketmeyi öğretti ama neyin tüketilmemesi gerektiğini öğretmedi. Ona kazanmayı öğretti ama neyin kayıp olduğunu unutturdu. Ona özgürlüğü anlattı ama özgürlüğün hakikatten kopmuş arzuların sınırsızlığı olmadığını söylemedi.
Sonuçta ortaya çok güçlü ama ne yapacağını bilmeyen insanlar çıktı. Çok bilgili ama hikmetsiz insanlar. Çok bağlantılı ama yalnız insanlar. Çok konuşan ama hakikati söylemeyen insanlar. Çok tüketen ama tatmin olamayan insanlar. Çok hak iddia eden ama sorumluluk üstlenmeyen insanlar...
Bugün insanlığın karşı karşıya olduğu en büyük tehlike, kötülüğün varlığı değildir. İnsanlık tarihi zaten kötülükle mücadele tarihidir. Asıl tehlike, insanların kötülüğü fark edemeyecek hale gelmesidir. Çünkü kötülük kendisini iyilik gibi sunmaya başladığında, zulüm adalet kisvesi giydiğinde, sömürü kalkınma diye pazarlandığında ve ahlaksızlık özgürlük olarak tanımlandığında artık mücadele dışarıdaki düşmanla değil, insanın algısıyla başlar.
İşte bu nedenle bugün dünyanın birçok yerinde insanlar yalnızca sömürülmüyor; aynı zamanda kendi sömürülerini savunuyorlar. Yalnızca manipüle edilmiyorlar; manipülasyonlarını özgür tercih sanıyorlar. Yalnızca yönetilmiyorlar; yönetilmelerini medeniyet zannediyorlar.
Bu, zincirlerini sevmenin trajedisidir. İnsanın kendi hapishanesini evi sanmasının trajedisidir.
Ve belki de tarihte ilk defa bu kadar çok insan, kendi ruhundan bu kadar uzak yaşarken, kendisini bu kadar özgür zannetmektedir. Fakat insanın içinde susturulamayan bir hakikat vardır.
Çünkü insan yalnızca biyolojik bir varlık değildir. O, anlam arayan bir varlıktır. Adalet arayan bir varlıktır. Merhamet arayan bir varlıktır. Hakikat arayan bir varlıktır. İnşa etmek isteyen bir varlıktır. Paylaşmak isteyen bir varlıktır. Sevmek ve sevilmek isteyen bir varlıktır.
Bu nedenle bütün sistemler başarısız olsa bile, insanın fıtratı/doğası bütünüyle sessiz kalmaz. Bastırılabilir. Yaralanabilir. Unutturulabilir. Fakat tamamen yok edilemez. İnsanlığın geleceğine dair umudu mümkün kılan da budur.
Çünkü her çağ içerisinde yeniden hakikati arayan insanlar çıkmıştır ve tarih, sonunda sistemlerin değil; hakikatin peşinden gitmeyi göze alan insanların omuzlarında ilerlemiştir, belirleyici kök unsur onlar olmuştur.
Bazen bir insanın kötülüğüne değil, kötülüğü normalleştirmesine şaşarım. Çünkü kötülük eski bir şeydir. İnsanlık tarihi kadar eski. İhanet eski, yalan eski, zulüm eski, bencillik eski. Fakat kötülüğün utanmadan meşrulaştırılması, fazilet gibi sunulması, başarı diye pazarlanması ve sonunda norm haline getirilmesi; işte insan ruhunun asıl çöküşü burada başlıyor.
Belki de bugün yeryüzünün en büyük trajedisi savaşlar değildir. Açlık değildir. Ekonomik sömürü de değildir. Bunlar yalnızca görünen yaralardır. Asıl felaket, insanın kendi doğasına yabancılaşmasıdır. Çünkü insan doğasından uzaklaştığında yalnızca kendisini kaybetmez; hakikati de kaybeder, merhameti de kaybeder, adaleti de kaybeder. Sonra farkında olmadan bütün bir hayatı kaybetmeye başlar. Bugün trajedi olarak tespit edilenler de bu kayıpların neticeleridir.
Bir zamanlar insanlar zulmü ayıplardı. Bugün zulmü açıklıyorlar. Bir zamanlar haksızlık utanılacak bir şeydi. Bugün "hayatın gerçeği" deniliyor. Bir zamanlar güçlü olanın zayıfı ezmesi vahşilik sayılırdı. Bugün buna rekabet deniliyor. Bir zamanlar insanların birbirini sömürmesi vicdanları yaralardı. Bugün buna piyasa mekanizması deniliyor. Kelimeler değişiyor, vicdanlar değişiyor fakat hakikat değişmiyor. İnsan yine insan, zulüm yine zulüm, haksızlık yine haksızlık. Sadece insanlar artık aynaya bakmak istemiyorlar. Bu yüzden aynanın üstünü teorilerle örtüyorlar.
Trafikte görüyoruz. Bir insan, hiç tanımadığı başka bir insana birkaç saniye kazanabilmek için düşman kesilebiliyor. Ticarette görüyoruz. Bir insan, birkaç kuruş daha fazla kazanmak için başkasının emeğini, hakkını ve geleceğini rahatlıkla feda edebiliyor. Sosyal ilişkilerde görüyoruz. İnsanlar birbirlerini anlamaya çalışmıyor; kullanmaya çalışıyor. Dinlemiyor; pozisyon alıyor. Paylaşmıyor; biriktiriyor. Yardımlaşmıyor; hesap yapıyor. Sevmiyor; tüketiyor. Saygı duymuyor; tahakküm kuruyor. Bütün bunlar tesadüf değil. Çünkü insanın iç dünyasında meydana gelen bozulma, er ya da geç hayatın bütün katmanlarına sızıyor. Bir toplumun yollarına bakarak ahlakını anlayabilirsiniz. Ticaretine bakarak vicdanını anlayabilirsiniz. Hukukuna bakarak insan tasavvurunu anlayabilirsiniz. Çocuklarına bakarak geleceğini anlayabilirsiniz.
Bugünün insanı bilgi çağında yaşıyor deniliyor. Oysa insanlık belki de tarihin en büyük idrak krizini yaşıyor. Bilgi arttı fakat hikmet azaldı. Veri çoğaldı fakat anlam kayboldu. İletişim arttı fakat insanlar birbirine ulaşamaz hale geldi. Bağlantılar çoğaldı fakat aidiyetler çöktü. Özgürlük söylemleri yükseldi fakat insanlar kendi arzularının kölesi oldu. İnsanlar konuşuyor ama düşünmüyor. Bakıyor ama görmüyor. Duyuyor ama işitmiyor. Biliyor ama anlamıyor. Anlıyor ama gereğini yapmıyor. Çünkü insanı hayvandan ayıran şey yalnızca bilmek değildir; bildiklerinin sorumluluğunu üstlenebilmektir.
Daha korkuncu ise insanın artık kendi eksikliğini bile fark etmemesidir. Fark etmediği için aramıyor. Aramadığı için bulamıyor. Bulamadığı için de kaybettiğini sanmıyor. Bu yüzden birçok insanın yüzünde huzur değil, uyuşma görüyorum. Tatmin değil, oyalanma görüyorum. Hayat değil, tekrar görüyorum. Yaşıyor gibi görünen milyonlarca insan görüyorum fakat yaşamıyorlar; yalnızca sürükleniyorlar. Çünkü insan yalnızca nefes alarak yaşayamaz. İnsan anlamla yaşar. Hakikatle yaşar. Amaçla yaşar. Sorumlulukla yaşar. Mücadeleyle yaşar. Bunlar çekilip alındığında geriye yalnızca biyolojik bir hareket kalır.
Belki de modern çağın en büyük başarısı insanı öldürmek değil; insanı, insan olmadan yaşatabilmesidir. Düşünen ama hakikati aramayan, bilen ama hikmete ulaşmayan, kazanan ama tatmin olamayan, kalabalıklar içinde yaşayan ama yalnızlıktan kurtulamayan, konuşan ama anlaşamayan, özgür olduğunu sanan ama arzularının esiri olan insan tipleri üretebildi. Ve bu başarı zannedildi. Oysa insan küçüldü. Ruhu daraldı. Ufku alçaldı. Hayalleri ucuzladı. İddiaları cüceleşti. Kendisi için yaratıldığı yükseklikleri unuttu.
Fakat yine de umut vardır. Çünkü insanın doğası tamamen ölmez. Üzeri örtülür, bastırılır, unutturulur ama ölmez. Bu yüzden insan bazen bir adalet örneği görünce gözleri dolar. Bir merhamet sahnesi görünce içi titrer. Bir fedakârlık hikâyesi duyunca ayağa kalkmak ister. Bir hakikat sözü duyunca içinde bir şeylerin kıpırdadığını hisseder. Çünkü insanın içinde hâlâ kendisini çağıran bir ses vardır. Bütün gürültülerin, korkuların, hesapların ve yalanların altında sessiz ama inatçı bir ses. "Sen bunun için yaratılmadın" diyen bir ses. "Bu kadar küçülmek zorunda değilsin" diyen bir ses. "Daha adil olabilirsin, daha merhametli olabilirsin, daha cesur olabilirsin, daha hakiki olabilirsin, daha insan olabilirsin" diyen bir ses. İnsanlığın geleceği belki de yeni teknolojilerde değil; bu sesi yeniden duyabilen insanların sayısında saklıdır. Çünkü dünyayı kurtaracak olan şey daha güçlü sistemler değil; yeniden insan olmayı hatırlayan insanlardır.
0 Yorumlar
SON DAKİKA
1
NASIL BİR MEYDAN OKUMA İLE KARŞI KARŞIYAYIZ? CEVABIMIZ NE OLMALIDIR?