DAVA ADAMI NASIL DÜŞÜNÜR?

Hakikati, İmkânları, Engelleri ve Geleceği Nasıl Okur?

İnsanların büyük çoğunluğu yaşadıkları hayatın kapsamı içinde düşünürler. Dava adamı ise bütüncül olarak, yaşadığı hayatın yapısını, özelliklerini, sistemini, mekanizmalarını, sebep ve sonuçlarını, insan doğasına uygunluk kriteri ile de düşünür. Bu iki yaklaşım arasındaki fark, çoğu zaman iki insan arasındaki bilgi farkından daha büyüktür. Çünkü mesele ne kadar bilgiye sahip olunduğu değil, bilginin hangi çerçevede değerlendirildiğidir.

Dava adamını diğer insanlardan ayıran temel özelliklerden biri, düşünce biçimidir. O yalnızca olayları değerlendirmez; olayları üreten sebepleri değerlendirmeye çalışır. Yalnızca görünenle ilgilenmez; görünene sebep olan görünmeyen dinamikleri anlamaya çalışır. Çünkü bilir ki görünen sonuçlar, görünmeyen süreçlerin ürünüdür. Bu nedenle dava adamı için düşünmek, bilgi toplamak değil, hakikati aramaktır. Hakikati aramak ise yalnızca doğru bilgiyi bulmak değil; varlıklar, olaylar, insanlar ve ilişkiler arasındaki gerçek bağlantıları görebilmektir.

Çoğu insan sonuçlarla ilgilenirken dava adamı sonuçları üreten mekanizmalarla ilgilenir. Bir toplumda ahlaki çözülme varsa, yalnızca bu çözülmeyi konuşmaz; onu doğuran kültürel süreçleri inceler. O kültürü üreten eğitim anlayışını araştırır. O eğitim anlayışını oluşturan bilgi kaynaklarını sorgular. Bu bilgi kaynaklarının dayandığı temel kabulleri anlamaya çalışır. Çünkü yüzeyde görünen sorunlar çoğu zaman asıl sorunun kendisi değildir. Ağacın kuruyan yaprakları sorunun kendisi değil, sorunun belirtisidir. Asıl mesele çoğu zaman köklerde saklıdır. Bu nedenle dava adamı yüzeyden merkeze doğru düşünür. Belirtilerden sebeplere, sonuçlardan mekanizmalara, olaylardan ilkelere ve davranışlardan inançlara doğru ilerler.

Bu yüzden onun düşünce biçimi gündelik düşünceden farklıdır. Günlük düşünce çoğu zaman “Ne oldu?” sorusuna cevap ararken, dava düşüncesi “Neden oldu?”, “Nasıl oldu?” ve “Tekrar olması veya olmaması için ne yapmak gerekir?” sorularına cevap arar. Çünkü dava adamı yalnızca anlamak istemez; inşa etmek, dönüştürmek te ister.

Dava adamının düşüncesinin merkezinde hakikat vardır. Hakikat onun için insanların kabul ettiği şey değildir. Çoğunluğun düşündüğü şey değildir. Güçlülerin savunduğu şey de değildir. Hakikat, insanın kabulünden bağımsız olarak var olan gerçeğin kendisidir. Bu nedenle dava adamı çoğu zaman mevcut algılarla hakikati birbirinden ayırmaya çalışır. Toplumun doğru kabul ettiği her şeyi doğru kabul etmez; yanlış kabul ettiği her şeyi de yanlış kabul etmez. Çünkü onun ölçüsü alışkanlıklar değil, hakikattir.

Bu yaklaşım ona önemli bir avantaj kazandırır. Birçok insan mevcut şartların içine hapsolurken dava adamı mevcut şartları da sorgulayabilir. Birçok insan yaşadığı düzeni doğal kabul ederken o, o düzenin gerçekten doğal olup olmadığını araştırır. Birçok insan içinde yaşadığı sistemi mutlak gibi görürken o, sistemlerin insanlar tarafından kurulduğunu ve yine insanlar tarafından değiştirilebileceğini bilir.

Bu nedenle dava adamı imkânları da farklı görür. Sıradan insan mevcut imkânlara bakarken dava adamı mevcut imkânların yanında gizli imkânları da görmeye çalışır. Çünkü bilir ki tarih boyunca büyük dönüşümler mevcut güç dengeleriyle açıklanamaz. Büyük dönüşümler çoğu zaman başkalarının göremediği potansiyelleri görebilen insanlar tarafından gerçekleştirilmiştir.

Bir tohuma bakan insanla, o tohumun içindeki ağacı gören insan aynı şeyi görmez. Bir çocuğa bakan insanla, onun içindeki potansiyeli gören insan aynı şeyi görmez. Bir topluma bakan insanla, o toplumun dönüşüm kapasitesini gören insan da aynı şeyi görmez. Dava adamı potansiyel okumayı öğrenir. Çünkü davalar mevcut güçlerle değil, ortaya çıkarılabilen potansiyellerle gerçekleşir. Bu yüzden insanlara yatırım yapar. İnsan yetiştirmeye yatırım yapar. İlişkilere yatırım yapar. Kültür üretmeye yatırım yapar. Çünkü görünürde küçük olan bazı şeylerin gelecekte çok büyük sonuçlar doğurabileceğini bilir.

Dava adamının düşüncesinde engellerin de özel bir yeri vardır. Çoğu insan engelleri durmak için gerekçe olarak kullanırken, dava adamı onları anlamaya çalışır. Çünkü her engel bir bilgi taşır. Her direnç bir mesaj verir. Her başarısızlık bir eksikliği görünür hale getirir. Bu nedenle engellerle karşılaştığında yalnızca üzülmez; öğrenmeye çalışır. Sorunun kaynağını anlamaya, yeni yöntemler geliştirmeye ve yeni yollar açmaya çalışır.

Bu yüzden dava adamı için engeller yolun sonu değil, yolun bir parçasıdır. Hatta çoğu zaman gelişimin kendisidir. Çünkü kaslar dirençle güçlenir. İrade zorlukla güçlenir. Şahsiyet mücadeleyle güçlenir. Kurumlar krizlerle olgunlaşır. Toplumlar ise büyük sınavlarla derinlik kazanır. Bu nedenle dava adamı engelleri yalnızca olumsuzluk olarak değil, aynı zamanda bir eğitim alanı olarak görür.

Dava adamının düşüncesini farklılaştıran bir diğer özellik de zaman algısıdır. Sıradan insan günü düşünür. Biraz daha ilerisi haftayı düşünür. Biraz daha ilerisi birkaç yılı düşünür. Dava adamı ise nesilleri düşünür. Bugün yapılan işlerin on yıl sonra ne üreteceğini düşünür. Bugün yetişen insanların yirmi yıl sonra nasıl bir etki oluşturacağını düşünür. Bugün gerçekleştirilen projelerin elli yıl sonra hangi sonuçları doğuracağını düşünür.

Bu nedenle kısa vadeli sonuçların büyüsüne kapılmaz. Çünkü büyük dönüşümlerin zaman istediğini bilir. Bir meşe ağacı bir mevsimde yetişmez. Bir medeniyet bir yılda kurulmaz. Bir kültür birkaç toplantıyla oluşmaz. Bir insan birkaç kitap okuyarak olgunlaşmaz. Bu nedenle dava adamı aceleci değildir. Fakat gevşek de değildir. Sabırlıdır ama pasif değildir. Kararlıdır ama kör değildir. Israrlıdır ama inatçı değildir. Onun sabrı beklemek değil, yürümeye devam etmektir.

Dava adamı geleceği de farklı okur. Gelecek onun için tahmin edilen bir şey değil, inşa edilen bir şeydir. Bu nedenle sürekli şu soruların peşindedir: Bugün ne yaparsak yarın farklı olur? Hangi insanları yetiştirirsek geleceği etkileyebiliriz? Hangi kültürü üretirsek yeni bir hayat ortaya çıkar? Hangi kurumları kurarsak kalıcı sonuçlar elde edebiliriz?

Bu sorular dava düşüncesinin temelini oluşturur. Özellikle insanların rehabilitasyonunu, normalleşmesini, özneleşmesini ve katılımcı hale gelmesini amaçlayan yeni bir sivil toplum ekosistemi inşa etmek isteyen insanlar için bu düşünce biçimi hayati öneme sahiptir. Çünkü böyle bir hedef yalnızca faaliyetlerle gerçekleştirilemez. İnsan doğasının anlaşılması gerekir. İnsanların neden edilgenleştiğinin anlaşılması gerekir. Güvenin nasıl üretileceğinin anlaşılması gerekir. Katılım kültürünün nasıl oluşacağının anlaşılması gerekir. Sorumluluk alabilen insanların nasıl yetişeceğinin anlaşılması gerekir. Üretilecek modelin yalnızca bugünü değil, geleceği de taşıyabilecek şekilde tasarlanması gerekir.

İşte dava adamı tam bu noktada farklılaşır. O yalnızca bir dernek kurmayı düşünmez. Bir insan modeli düşünür. Bir kültür düşünür. Bir eğitim sistemi düşünür. Bir ilişki modeli düşünür. Bir yaygınlaşma mekanizması düşünür. Bir ekosistem düşünür. Çünkü bilir ki kurumlar insan üretmezse yaşayabilirler ama dönüştüremezler. Faaliyetler kültür üretmezse devam edebilirler ama etkili olamazlar. Yapılar şahsiyet üretmezse büyüyebilirler ama derinleşemezler.

Sonuç olarak dava adamı sadece olayları değil süreçleri, sonuçları değil sebepleri, bugünü değil geleceği, görüneni değil görünmeyeni, mevcudu değil potansiyeli, engelleri değil onların arkasındaki imkânları da okumaya çalışan insandır. Çünkü dava adamı için düşünmek yalnızca anlamak değildir. Hakikati görerek geleceği inşa etmeye çalışmaktır. Ve her büyük dava, önce böyle düşünebilen insanların zihninde doğar; sonra insanların hayatına, kurumlara, kültüre ve tarihe dönüşür.

0 Yorumlar