İnsanlık tarihi, çoğu zaman kötülüklerin tarihi olarak okunur. Savaşlar, zulümler, sömürüler, haksızlıklar, yalanlar, ihanetler, baskılar… Oysa bunların hiçbiri asıl mesele değildir. Asıl mesele, kötülüğün varlığı da değildir. Çünkü kötülük, insanlık tarihi kadar eskidir. İnsanın bulunduğu her yerde iyilik kadar kötülük de var olmuştur. Asıl soru şudur: İnsan, kötülük karşısında nasıl tavır oluşturması gereken bir varlıktır? Bu soru cevaplanmadan ne ahlâk anlaşılabilir, ne hukuk kurulabilir, ne özgürlük korunabilir, ne de medeniyet inşa edilebilir.
Bugün insanlığın en büyük yanılgılarından biri, kötülüğe karşı çıkmayı ahlâkî bir tercih olarak görmesidir. Sanki kötülüğe karşı çıkan insanlar daha erdemlidir; çıkmayanlar ise sadece daha pasiftir. Oysa mesele bundan çok daha derindir. Kötülüğe karşı çıkmak, iyi insanların yaptığı fazladan bir davranış değildir. İnsan olmanın ontolojik şartlarından biridir.
Canlı bir bedenin bağışıklık sistemi vardır. Bu sistem, yalnızca hastalık ortaya çıktığında çalışan bir mekanizma değildir; hayatın kendisini mümkün kılan görünmez bir muhafaza düzenidir. Bağışıklık sistemi çöktüğünde insan önce ölmez. Önce savunmasızlaşır. Ardından en küçük tehditler bile ölümcül hâle gelir. Medeniyetlerin de bir bağışıklık sistemi vardır. O da, insanların kötülüğe karşı koyabilme iradesidir.
Bir toplumun gerçek gücü ordularında, ekonomisinde veya teknolojisinde değil; insanlarının kötülüğü fark edebilme, ona itiraz edebilme ve onu durdurabilme kapasitesindedir. Bu damar canlı olduğu sürece toplum kendisini yeniler. Hatalarını düzeltir. Yanlışlarını tashih eder. Adaletini yeniden kurar. Fakat bu damar kuruduğunda, artık hiçbir kurum toplumu kurtaramaz. Çünkü kurumları ayakta tutan da, hukuku işleten de, adaleti talep eden de, özgürlüğü koruyan da sonunda insandır. İnsan kötülüğe karşı çıkmayı bıraktığında yalnızca kötülük güçlenmez; insanın kendisi değişmeye başlar. Çünkü insan, yalnızca düşündüğüyle değil, karşı çıktıklarıyla da kendisini inşa eder. İtiraz etmeyen vicdan zamanla körelir. Müdahil olmayan irade zamanla zayıflar. Sessiz kalan şahsiyet zamanla çözülür. İnsan, kötülüğe alıştığı ölçüde kötülüğün mağduru olmaktan çıkar; onun ekosisteminin bir parçasına dönüşür.
Bu yüzden büyük medeniyetler önce dışarıdan yıkılmazlar. Önce içeriden çözülürler. Çöküş, şehirlerin yıkılmasıyla başlamaz; vicdanların sessizleşmesiyle başlar. Hukuk mahkemelerde değil, insanların hak duygusunda çöker. Adalet anayasalardan önce vicdanlardan çekilir. Özgürlük meydanlardan önce insanların karakterinden kaybolur.
Kötülük, çoğu zaman zor kullanarak hükmetmez. İnsanların kötülüğe alışmasını sağlayarak hükmeder.
İşte bu nedenle, her çağın en stratejik mücadelesi kötülüğün sonuçlarıyla değil, kötülüğün kökleriyle yapılmalıdır. Bugün o köklerden biri, belki de en görünmezi, insanın sistemli biçimde değersizleştirilmesidir.
İnsan öldürülmeden önce değersizleştirilir. İradesi kırılmadan önce değersizleştirilir. Susturulmadan önce değersizleştirilir. Sömürülmeden önce değersizleştirilir. Yönetilmeden önce değersizleştirilir.
Çünkü kendisini değersiz gören insan, artık kendi hakikatinin taşıyıcısı olmaktan vazgeçer. Fikrini söylemez. Hakkını aramaz. İnisiyatif almaz. Sorumluluk üstlenmez. Yanlışa itiraz etmez. Doğruyu teklif etmez. Hayata dâhil olmaz. Müdahil olmaz. Böylece kötülüğün en büyük ihtiyacı gerçekleşmiş olur: Direnç göstermeyen insanlar...
İnsanı değersizleştirmek, yalnızca bir psikolojik şiddet değildir; insanın ontolojik merkezine yapılan bir saldırıdır. Çünkü insanın değeri, başkalarının ona verdiği değerden doğmaz. İnsanın değeri, varoluşunun kendisindedir. Bu hakikati örten her söz, her ilişki, her kurum, her kültür ve her sistem; yalnızca bir bireyi değil, insanlığın ortak geleceğini de yaralar.
Belki de çağımızın en büyük yanılgısı, kötülüğü yalnızca savaşlarda, cinayetlerde, yolsuzluklarda veya açık zulümlerde aramasıdır. Oysa kötülük çoğu zaman çok daha sessiz çalışır. Bir çocuğun kendisini yetersiz hissetmesinde… Bir gencin fikirlerini söylemekten vazgeçmesinde… Bir kadının değersiz görülmesinde… Bir yaşlının artık işe yaramadığına inanmasında… Bir çalışanın yalnızca bir maliyet kalemi olarak görülmesinde… Bir insanın, "Ben kimim ki?" diyerek kendi varlığından vazgeçmesinde... İşte burada yalnızca bir insan kaybedilmez. Bir irade kaybedilir. Bir vicdan kaybedilir. Bir üretim kaybedilir. Bir medeniyet ihtimali kaybedilir. Çünkü yeryüzünü değiştiren insanlar, önce kendi değerlerinin farkına varan insanlardır.
Bugün belki de yeniden hatırlamamız gereken şey, kötülüğe karşı çıkmanın yalnızca kötülüğü durdurmak için olmadığıdır. Kötülüğe karşı çıkmak, insanın kendi varlığını koruması içindir. Nasıl beden nefes alarak hayatta kalıyorsa, insanlık da kötülüğe karşı çıkarak hayatta kalır. Bu refleks kaybolduğunda geriye sadece kalabalıklar kalır; fakat artık toplum kalmaz. İnsanlar kalır; fakat artık özne kalmaz. Kurumlar kalır; fakat artık adalet kalmaz. Devletler kalır; fakat artık emanet kalmaz. Şehirler kalır; fakat artık medeniyet kalmaz.
Belki de insanlığın önünde duran en büyük görev, yeni kurumlar inşa etmekten önce, kaybetmeye başladığı bu ontolojik refleksi yeniden diriltmektir. İnsanların kötülüğü teşhis edebildiği, ona itiraz edebildiği, birbirinin onurunu koruyabildiği, insanın değerini birlikte savunabildiği yeni bir toplumsal vicdan...
Çünkü kötülükle mücadele, yalnızca zalimlerle mücadele değildir. Kötülüğün insanda açtığı boşluklarla mücadeledir. İnsanların korkuyla, umutsuzlukla, değersizlik duygusuyla, edilgenlikle, sessizlikle ve alışkanlıklarla kuşatılmış iç dünyalarını yeniden özgürleştirme mücadelesidir.
İnsanlık belki de bugün yeniden şu hakikati hatırlamak zorundadır: Kötülüğe karşı çıkmak, dünyayı değiştirmekten önce insanı korur. Ve insan korunmadan, hiçbir medeniyet korunamaz.
Belki de artık yeni bir mücadele biçimine ihtiyacımız var. İnsanları birbirine düşüren yeni kamplaşmalara değil; insanın değerini birlikte savunacak yeni vicdan birlikteliklerine... Çünkü insanın değersizleştirilmesi yalnızca bir eğitim sorunu değildir. Yalnızca bir aile sorunu değildir. Yalnızca psikolojinin, hukukun, ekonominin, siyasetin veya din eğitiminin konusu da değildir. İnsanın değersizleştirilmesi, insanlığın ortak varlık alanına yönelmiş köklü bir saldırıdır. Bu nedenle ona karşı geliştirilecek itiraz da parçalı olamaz.
Artık bu ülkenin sivil toplum kuruluşları, akademisyenleri, eğitimcileri, psikologları, ilahiyatçıları, hukukçuları, sanatçıları, yazarları, iş insanları, sendikaları, meslek kuruluşları, gençleri, kadınları, erkekleri, emeklileri, gönüllüleri ve insan onuruna inanan herkes; birbirinden bağımsız ama aynı hakikatin etrafında buluşan büyük bir vicdan hareketi oluşturabilmelidir.
Bu hareket herhangi bir ideolojinin değil, insanın tarafında olmalıdır. Her gün insanı değersizleştiren sözlere itiraz etmelidir. İnsanı araç hâline getiren ilişkilere itiraz etmelidir. İnsanın onurunu örseleyen çalışma hayatına itiraz etmelidir. Çocukların özdeğerini kıran eğitim anlayışına itiraz etmelidir. İnsanı yalnızca ekonomik bir unsur olarak gören yaklaşımlara itiraz etmelidir. Yaşlıları yük, gençleri potansiyel tehdit, kadınları nesne, çalışanı maliyet, öğrenciyi puan, vatandaşı istatistik olarak gören bütün zihniyetlere itiraz etmelidir. Çünkü insanı değersizleştiren her yaklaşım, hangi gerekçeyle yapılırsa yapılsın, sonunda kötülüğün ekosistemini besler. Artık insanın değerini yeniden görünür kılmanın zamanıdır.
Belki konferanslarla… Belki meydanlarda… Belki üniversitelerde… Belki mahallelerde… Belki iş yerlerinde… Belki dijital mecralarda… Belki sanatla… Belki bilimle… Belki hukukla… Belki eğitimle… Belki sadece bir insana yeniden, "Sen değerlisin." diyebilmekle…
Yöntemler değişebilir. Aktörler değişebilir. Dil değişebilir. Fakat değişmemesi gereken tek şey vardır: İnsanın değersizleştirilmesine artık sessiz kalmamak. Çünkü bugün savunacağımız şey yalnızca insanların onuru değildir. İnsanlığın geleceğidir. Ve belki de gelecek nesiller, bizim hangi teknolojileri geliştirdiğimizi değil; insanın değerini ayakta tutmak için neye itiraz ettiğimizi hatırlayacaklardır.
İnsanın değersizleştirilmesine itiraz etmek, yalnızca bir kötülüğe karşı çıkmak değildir; aynı zamanda insanın yeniden değer üretebileceği, söz söyleyebileceği, sorumluluk alabileceği ve özne olarak yaşayabileceği alanları açmaktır.
0 Yorumlar
SON DAKİKA
1
NASIL BİR MEYDAN OKUMA İLE KARŞI KARŞIYAYIZ? CEVABIMIZ NE OLMALIDIR?