KÖTÜLÜĞÜN SINIRLARI VE ÖZNELİK

Ülkemizde ya da dünyada olup bitenleri birer magazin unsuru gibi izlemekten vazgeçince; mevcut gerçeklikle, varoluşsal gerçekler arasındaki illiyet bağını okumaya başlamak mümkün oluyor. Bunun önemi, hayatın her anında ve alanında olanların tamamını belirleyen varoluşsal gerçekler yani kök hükümler, eğer insanların fıtratlarına aykırı kaynak ve çerçevelerden alınıyorsa, insanların ödeyeceği bedelleri ya da fıtrata uygunsa kazanacağı ödülleri görüp, okuyabilmesi açısından önemlidir. Kök hükümler, hayatın mahiyetini belirler. İnsanlar da iradeleriyle, hangi kök hükümlerle, hangi kararları alıp, davranışları sergileyecekleri tercihleriyle, kaderlerini ve yaşadıkları hayatlarının mahiyetlerini belirlerler.

Bu yazıda bir miktar kötülük meselesi üzerinde durulmaktadır. En geniş kapsamıyla değil mahsusen; "kötülüğün sınırları" üzerinde... Zira sıradan insanlar olarak bizlerin kötülüğün sınırlarıyla ilgili tahayyül ya da tasavvurumuz ancak sınırlı hayatımızda gördüklerimiz, duyduklarımız, maruz kalarak tecrübe ettiklerimiz kadardır. Ancak maruziyetimizin limitlerini sadece farkında olduklarımız belirlemiyor. Son günlerde ortaya dökülen rezalet ötesi kötülükleri ve kötüleri, bizi etkileyen fakat farkına varmadıklarımızı fark etmek için okumak zorundayız.

Kesin bir rakam tespit edilememekle birlikte her yıl dünyada on milyon civarında çocuk kaybolmakta veya kaçırılmaktadır. Peki, bu çocuklara ne oluyor? Elbette yine bizler gibi sıradan insanların müdellel hale getirmek imkânı olmamasına rağmen, mecburen açık kaynak bilgileri, spekülasyonları üzerinden bir fikir üretmek zorunluluğumuz var. Bunlar insan tacirleri, çağdaş köle tüccarlarının ve arkasındaki güçlerin organizasyonları tarafından kaçırılmaktadır. Bunları alanlar; köle olarak kullanmakta, seks objesi haline getirip kullanmakta ve satmakta, organları çalınıp satılmakta, sapkın inanç gruplarının ritüellerinde kurban edilmekte ve daha sapkınlar tarafından; kanları veya başka unsurları çekilip işlenerek satılmakta, her tür sapkınlığa alet edilmekte ve en derin spekülasyon da bunların pişirilip yenildiği yönünde. İlaç endüstrisi, psikolojik çalışmalar, farklı araştırma ve deneylerde kobay olarak kullanılmaktalar.

Magazinel okuma, aslında okurken bile midenizin bulandığı, dehşete kapıldığınız şeylerin adeta kendimizden uzak olduğunu düşünmemizi sağlayan bir öz kandırma mekanizmasıdır. Aynı,  insanları ölüm gerçeğini düşünmekten alıkoyan hayat, davranış, düşünüş biçimlerinin geliştirilmesi gibi. Oysaki hiçbirisi insanları ölümden koruyamamakta, eninde sonunda herkes o gerçekle karşılaşmaktadır.

Ancak sıradan insanların tepki ve tavır oluşturmaları ancak kötülük kendi kapılarını çalınca mümkün olmaktadır. Yirmi-otuz sene önce uyuşturucu belasının bizlerden ne kadar uzak olduğu zannıyla, rahat bir şekilde meseleye yine magazinel bağlamda ilgi gösteriyorduk. Şimdi neredeyse bu kötülüğün kapısını çalmadığı hane kalmadı. Yeni yayınlanan bir çalışmada sadece Türkiye de on beş milyon civarında uyuşturucu kullanan olduğu ifade edilmekte.

Meseleyi farklı boyutlarıyla ele almadan önce okuyucudan, bu on milyon kayıp çocuktan birisinin sizin çocuğunuz olduğunu ve onlara yapılanların sizin çocuğunuza da yapıldığını hayal etmenizi tavsiye ediyorum. Bunu laf olsun diye değil, belki de sıradan olmaktan vazgeçiren bir motivasyon kaldıracı olabilir ihtimali ile söylüyorum. Zira kötülüğün limitsizliği ve bunları yapanlarla bizler arasındaki ilişkilerin niteliği düşünülürse; daha hangi birilerinin ne zaman ne kadarının sizin kapınızı çalacağı; sizin, eşinizin, çocuklarınızın, torunlarınızın, sevdiklerinizin bu kötülüklerden ne kadar etkileneceğini, sizin sıradan mı, nesne mi, özne mi olacağınız kararınız belirleyecektir.

Epstein tartışması, “ünlü isim” merakıyla sınırlı olmadığı ölçüde önem kazanıyor; çünkü devlet arşivleri ve yargı süreçleri üzerinden çok büyük bir malzeme akışı var ve bu akışta mağdurların kimliklerinin dahi yanlış redaksiyonla ifşa edilmesi gibi, devlet kapasitesi–etik–güvenlik hattını gösteren rezaletler yaşanıyor. Bu tablo, tek tek iddiaların ötesinde şunu gösteriyor:

Elit ağların “dokunulmazlık hissi”, kurumların şeffaflık–güvenlik dengesini yönet(e)memesi; mağduriyetin sistem içinde ikinci plana itilebilmesi.

Burada “kötü insan” psikolojisinden daha belirleyici olan şey, kötülüğü meşru kılan dünya görüşüdür. Bu dünya görüşünü  beş eksende toparlayabiliriz:

Ontoloji: “İnsan şeydir”

Kötülüğün en ileri biçimi çoğu zaman aleni zarar değil; insanı özne olmaktan çıkarıp nesneleştirmektir.

Bu ontolojide insan: “hak sahibi varlık” değil, “yönetilebilir biyolojik/psikolojik sistem”dir. Bu, tarihsel olarak “deney”, “ıslah”, “güvenlik”, “kamu yararı” gibi kavramlarla paketlenir. Yani kötülük, ahlâkî bir sapma gibi değil, teknik bir uygulama gibi sunulur.

Epistemoloji: “Hakikat değil, operasyon”

Bu zihin için bilgi: “doğruyu bulmak” değil, “sonuç üretmek / davranış üretmek”tir. Bu yüzden “kanıt” kavramı da bozulur: Kanıt, hakikatin işareti değil; ikna/örtme/çerçeveleme aracı hâline gelir.

Ego ve statü: “Üst insan kurgusu”

"Elit" yapılarda sık görülen patoloji şudur:
“Ben normal (sıradan) değilim”
“Benim kurallarım farklı”
“Benim erişimim ve istisnam doğal”
Bu, sıradan hazzı değil; dokunulmazlık hazzını doğurur. Ve dokunulmazlık hissi arttıkça sınırsızlık arayışı başlar: “Ne kadar ileri gidebilirim?”

Kök ilişki tasavvuru: “Bağ, şantaj/bağımlılıktır”

Bu yapılarda ilişki, “güven” üzerinden değil; “rehin” üzerinden kurulur: sır, suç ortaklığı, finansal bağımlılık, itibar kırılganlığı. Bu, ağın merkezinde olanı güçlendirir; çevredekini de susturur. Böylece kötülük bireysel olmaktan çıkar, ağsal olur.

Nihai motivasyon: “İnsanı anlamsızlaştırma”

En dipte, tüm bunları birleştiren ana hedef şudur:
Anlamlı insan itaat etmez; anlamsız insan yönetilir. Bu yüzden saldırı sadece bedene, cebe veya hukuka değil; anlam sahibi olmak kapasitesine yönelir: aile, ahlâk, hakikat duygusu, utanma/eşik mekanizmaları, ortak değerler… Bunlar zayıfladıkça toplum “yumuşak hedef” olur.

Bu zihniyetin sistemik yansımaları: politik–teknolojik–hukuki “araç seti”

Burada iki ilke vardır:

Sahte meşruiyet üret, İz bırakma / maliyeti başkasına ödet.

Politik düzlem: “Güvenlik diliyle genişleme”

Kamu otoritesi genişlerken en sık kullanılan çerçeve: tehdit. Tehdit varsa, “istisna” normalleşir. İstisna normalleşince de sınır duygusu kaybolur.

Teknolojik düzlem: “Davranış mühendisliği”

Dijital çağın farkı:
İnsan “yönetilecek kitle” olmaktan çıkıp “ince ayarlı hedef” olur. Mikro hedefleme, algoritmik gündem kurma, duygu tetikleyici içerik, sosyal olgular üzerinden baskı/teşvikler. Bunlar tek tek “teknoloji” gibi görünür; ama epistemik olarak “hakikati arama”yı değil “sonuç üretme”yi besler.

Hukuki düzlem: “Sorumluluğu dağıt, gri alan üret”

Sistemik kötülük, bir kişiye yüklenmez; kurala, prosedüre, taşerona, komisyona dağıtılır. Böylece herkes “ben sadece görevimi yaptım” der. Bu yüzden şeffaflık süreçleri bile bazen mağduru tekrar yaralayabilir: Epstein dosyaları salımında mağdur kimliklerinin yanlış redaksiyonla ifşası ve sonradan binlerce belgenin kaldırılması, “şeffaflık” adına yapılan işin bile nasıl yönetilemediğini gösteren somut bir örnek.

Spekülasyona girmeden, devlet arşivleri ve resmi soruşturmalarla bilinen bir örnek üzerinden mekanizmayı göstereyim:

ABD Senatosu’ndaki oturumlar ve CIA Reading Room belgeleri, devletin bir dönem davranış manipülasyonu ve benzeri amaçlarla programlar yürüttüğünü; belgelerin bir kısmının yok edildiğini; bazı belgelerin ise sonradan ortaya çıktığını gösteriyor. 

Bu örnek şunu kanıtlar (en azından tarihsel olarak):
“Bunu devlet yapmaz” cümlesi, epistemik olarak güvenli değildir. Kurum, gerekçeyi “ulusal güvenlik / bilimsel araştırma” diye kurduğunda, etik sınırlar esneyebilir.
İz bırakmamak için belge imhası gibi refleksler devreye girebilir. Bu örnek belki dev“tasavvur eşiğini” yükseltmek için güçlü bir imkan sağlayabilir. Zira kötülük bazen “kötü niyet”le değil, “yüksek amaç” paketleriyle gelir.

Son katmanda ise, bu süreçlerin “esas oğlanlar”ını magazinleştirmeden konuşmanın yolu, rol tiplerini çıkarmaktır:

Fikir-çerçeve kurucular (ideologlar / paradigmacılar) İnsanı nasıl tanımlayacağımızı belirleyen dil ve normu üretirler.

Finansal taşıyıcılar (sermaye, fon, bağış ağları) Riskli işleri mümkün kılan “oksijen”i sağlar; görünmez kalmayı sever.

Operasyonel koordinatörler (ağ yöneticileri) Bağlantı, sır, şantaj, itibar yönetimi… “ağın sinir sistemi”.

Kurumsal aparat (hukuk, PR, bürokrasi, güvenlik) Maliyet dağıtır, gri alan üretir, prosedürle örtü kurar.

Kullanışlı kalabalık (yorumcular, kanaat önderleri, algoritmik çoğaltıcılar) Normalleştirme yapar: “Abartıyorsunuz”, “Bu da komplo”, “Herkes yapıyor”.

Bu piramit, Epstein gibi olaylarda neden hep “etkili çevreler”in konuşulduğunu da açıklayabilir:
Böyle ağlar sosyal sermaye ister; sosyal sermaye de tepede yoğunlaşır.

Okuyucunun firasetine tevdi ederek konu üzerinde, giriş kısmıyla iltisaklı bir özet fikir çerçevesi çizmeye çalıştım. Fakat asıl önemli olan bunları bilmenin, farkında olmanın nasıl işe yarayacağıdır?

Kestirmeden şunu söyleyebilirim. Kötülükten korunmanın romantik bir yolu yoktur. Maruz ve muhatap olacakların, yapanlar kadar; farkında, özne ve dirayetli olmak mecburiyetleri vardır. Bu da sıradan insanların belki de hiç gündemlerine düşmemiş olan; hayatın fıtratına uygun tasavvuru, özne olmak mecburiyeti, hayata, etkili bir biçimde dâhil ve müdahil olmak sorumluluğu, bunları gerçekleştirebilecek formasyona sahip olmak için kendini yeniden inşa etmek mecburiyeti...

Bunun lazım şartı da hayatın en diplerinde yaşamayı ve en diplerin; yeme, içme, barınma, giyinme, çoğalma, onaylanma gibi değerlerin tek, mutlak ve insan olmanın normları türü inançları; insanı insan yapan, özne yapan, yükselten ve yücelten inanç ve değerlerle değiştirmek; hayatın diplerine korkuyla, sıkıca tutulmuş elleri gevşetip, özgür ve özne olmaya izin vermektir.

0 Yorumlar