Hasan-i Basri diyor ki; yetmiş Bedir'liye yetiştim. Siz onları görseniz deli derdiniz. Onlar sizi görse kâfir derlerdi.
Özü itibariyle elhak doğrudur. Hatta bunun doğruluğunu, isteyenler bizatihi afak ve enfüslerinde teyid edebilirler.
Nasıl mı?
Eğer yaşanılan hayatı, cari kültürün, enformasyonun, eğitimin, propagandanın vs. perspektifinden değil de; Kuran'ın bildirdiği anlam, değer, ölçü, sınır, hukuk, sistem hükümleriyle oluşturulmuş bir perspektiften ve usullerle okuyup, anlamlandırmak başarabilinirse, artık durum çoğunluklarla benzer okunmayacaktır. Zira bu perspektifin okumaları çerçevesinde insanların içerisinde bulundukları durum, sorunlar, ihtiyaçlar, doğrular, hedefler, cari perspektifin ortaya koyduklarından farklı bir izafiyetten görülecektir.
Cari durumun içerisinde yetişmiş, yaşayan ve bu koşulları içselleştirmiş olanlar, doğal olarak görüp anlamlandırdıklarına, mutlak ve tartışmasız doğru olarak inandıkları için, bu normlara uygun olmayanları da yadsıyıp, tahkir edeceklerdir.
Bu reddedişin, muhatapların profillerine, görünürlüklerine ya da etki potansiyellerine göre, şiddeti ve dili olacaktır.
İnsanların, normları kabul edişlerinin farklı nedenleri olabilir. Bunlar arasında belki de en az etkisi olan, bilince dayalı bir inanç yapısının gelişimi ve bununla, insanın kendisinin de dahil olduğu bir inşa sürecidir. Çoğunlukta ise, dar veya geniş sosyal çevre etkileri; bu normlarla elde edilen çıkar, konum, kimlik, güvenlik türü parametreler vardır.
Bu biçimde normallerini oluşturan geniş kitleler için, bunları tehdit ettiklerini düşündükleri her unsurla karşı koyulması, mücadele edilmesi gerekmektedir.
İşte burada, reddedişin yolunun ve dilinin farklılıkları ortaya çıkar.
Eğer korku büyükse, tepki doğrudan ve şiddetli olabilir.
Eğer reddetmenin zecri yöntemleri iş görmeyecekse; algılaması zor, etkisi kalıcı propaganda yöntemleri uygulanacaktır.
İslam Peygamberine, başlangıçta reva görülen buydu ve "deli, cinlenmiş" propagandası yapıldı. Bu propagandanın istinat noktası, Peygamberin söyleyip, ortaya koyduklarının cari normlardan farklı olması ve cari duruma tehdit oluşturma potansiyeliydi.
Hasan-ı Basri'nin sözüne esas "deli" suçlaması da benzerlikler olmakla birlikte, başka bir sosyal kesim ve bağlama istinat ediyor.
Eğer Kuran'dan beslenerek, özgün bir perspektif oluşturabilirseniz; artık durumları, olup-biteni, sorunları-sıkıntıları, ihtiyaçları, öncelikleri, önemli olanları ve hedeflerinizi; mevcut norm ve normallerden farklı görmeye ve değerlendirmeye başlayacaksınız.
Eğer sosyal çevreniz, aile ilişkileriniz, kendilerini İslam'a nispet ediyorsa ve aranızda, "normal" farklılıkları varsa; bu durumda Hasan-ı Basri'nin, deli nitelemesi tezahür edecektir.
İşte burada bir çelişki ile ilişkiler üzerinden yüzleşmeler başlayacaktır.
Eğer hayata bakılan perspektif aynı kaynaklardan, benzer süreç ve usullerle inşa olmuşsa, ilişkisel problem olmaz.
Yâni kendilerini Müslüman olarak tarif edenler eğer; bulundukları ortamın kültüründen, sisteminden beslenerek; düşünce, inanç, anlam ve yaklaşım çerçevelerini geliştirmişlerse, aralarında sorun olmayacak ve normal bir ilişkileri olacaktır. Zira aynı normların oluşturduğu normallere sahiptirler.
Kendilerini Müslüman olarak tarif edenler; eğer Kuran'ın öğretisinden, sahih ve müessir yöntemlerle bir ortak perspektif geliştirmişlerse ve hayatı bu perspektiften okuyup, anlamlandırıyorlarsa; bu insanlar arasında da sağlıklı ve verimli iletişim, ilişki ve işbirliği oluşacaktır. Çünkü normalleri, ortak normlardan oluşmuştur.
Sorun, kendilerini Müslüman olarak tarif edenlerin; farklı kaynaklardan, farklı yöntemlerle beslenerek, farklı normaller oluşturmasından kaynaklanmaktadır.
Kendilerini aynı kimliklerle tarif edipte farklı normallere sahip olanların, bu durumu bir şekilde tarif ve izah etmeleri gerekmektedir.
Burada sahabe dönemine bakmakta fayda vardır.
Kurulu düzende köleliğin normal olduğu bir dönemde; köle alıp satan bir kişinin; Müslüman olunca elde ettiği yeni perspektifle, servetinin büyük bölümünü kölelerin azad edilmesine ve kölelik rejiminin kaldırılmasına harcaması, farklı bir normalin göstergesiydi.
İktidar ve yönetim gücünün; büyük servet sahibi olmanın, güç eksenli bir yapıda büyük önem taşıdığı bir dönemde; kendisine yapılan iktidar ve büyük servet teklifini reddeden Peygamber farklı bir normale ilişkin bir tavrı ortaya koymuştu. Bu normalin altında; güç ve kuvvetin Allah'a ait olduğu ve istediği durumlarda, istediklerine bunu kullandıracağı; Allah'a itaat ve güvenle, hakikat ve hukukun inşasının öncelik olduğu inancı yatmaktaydı.
Bedir'de, kendilerinden on kat fazla bir güce karşı çekinmeden canlarını ortaya koyanlara karşı; düşmanlarının on katı kadar melekle yardım gönderen Allah; gücün Allah'ın olduğunu ve samimilere, istediği zaman kullandıracağı; ve hatta beş bin meleğin bile sonucu belirlemek imkanına sahip olmadığını; insanların, kemal sürecinin başlangıç bölümlerinde, yaratılışın sebepler mertebesinden etkilendiği demde; meleklerin yardımı ile kalplerin yatışacağını ancak sonucun, başarının Allah katında olduğunu bildirmiştir.
Bu, farklı bir normaldir. Bununla yüzleşip, hakikatin bu boyutunda yakîn sahibi olanların duruş ve yaklaşımı ile yakîn sahibi olmayanların hali bir olmayacaktır.
Mal ve güç biriktirmeyi normal, akıllılık, erdem olarak görenlerle; sahip olduklarını Allah yolunda sarf edip, Allah'a tevekkülü istikbal garantisi olarak görenlerin normalleri aynı değildir.
Farklı normallere sahip olanlar içinde, kendileri için çok normal, doğru, önemli gördüklerinin; kendilerinden farklı normallere sahip olanlarca hiç önemsenmediğini fark ettikleri ve bunun hayat pratikleri ile karşılaştıkları zaman; diğerlerini deli olarak görmeleri, onların normalleri içerisindedir.
Bunun günümüzle ne ilgisi var? diye soranlar olursa!
Kendilerine Müslüman ismi verenlerden, farklı normallere sahip olanlar arasında böyle bir durumun var olduğunu ifade edebiliriz.
Allah'a teslimiyet ve tevekkülü, Kitaptaki anlam ve tariflere göre gerçekleştirmeye çalışanların, deli olarak görülmesi caridir.
Farklı normallere sahip "Müslümanların"; güç, saygınlık, başarı, önemsenmek, istikbal garantisi ve dolayısıyla hayatın eksen hedefleri olarak gördükleri şeyleri diğerlerinin; kullukları ve özgürlükleri adına, ellerinin tersiyle ittiğini gördükleri zaman bu insanları, deli olarak niteledikleri de vakıadır.
Eşlerinin deli olmadığını ispat etmeleri için psikiyatra gitmeleri için zorlayanların; kendi normallerine göre anlamsız ve boş işlerle uğraşarak "kendilerine yazık edenlerin", çevrelerini rahatsız edenlerin, dedikodularının yapıldığını ve hatta yıpratıcı kampanyalara maruz bırakıldıklarını sizler de duymuşsunuzdur.
Normallerini, hakikatin orijinal kaynaklarından elde etmeyip de bu hakikatlerin üstü örtülüp, örtülerin üzerinde oynatılan filmlerin hakikat kaynağı kılındığı durumlara, Arapça'da küfür ismi verilmektedir.
Hakikatin üstünün örtülmesi, herhangi bir kimlik iddiasına, etikete, tarife, hale, zamana, karşıtlığa dayanmaksızın; hakikati kaynağından elde etmeye gayret göstermemeye; hakikate taraf olmamaya, hakikatin peşinde olmamak ve hakikati elde etmemek niyetine bağlıdır.
Hakikatin örtülmesine muhatap ya da taraf olanların tahkir amaçlı isimlendirilmesinin bir anlamı yoktur. Bu bir hali ifade eder. Bu halin; hal sahibine ve ilişkide bulunanlara fiili etkisi vardır ve buna karşı alınacak fiili ve etkin tutuma ilişkin isimlendirilir.
Bakara Suresi 81
“Hayır! Kim bir kötülük işler de günahı kendisini çepeçevre kuşatırsa, işte o kimseler cehennemliklerdir. Orada sürekli olarak kalacaklardır.”
Tekil haller bu etkileri oluşturmayabilir fakat hal insanı çepeçevre kuşatmışsa, artık halin özellikleri etkisini kategorik olarak gösteriyorsa, bu halle isimlendirilmek demine ulaşılmış demektir.
Hasan-i Basri diyor ki; yetmiş Bedir'liye yetiştim. Siz onları görseniz deli derdiniz. Onlar sizi görse kâfir derlerdi.
Özü itibariyle elhak doğrudur. Hatta bunun doğruluğunu, isteyenler bizatihi afak ve enfüslerinde teyid edebilirler.
0 Yorumlar
SON DAKİKA
1
NASIL BİR MEYDAN OKUMA İLE KARŞI KARŞIYAYIZ? CEVABIMIZ NE OLMALIDIR?