TEK SORUMLU KÖTÜLER MİDİR?

İnsan, başına gelen kötülükleri anlamakta çoğu zaman dürüst değildir. Acının içindeyken hakikate değil, teselliye yönelir. Zarar gördüğünde ilk yaptığı şey, yarasının kaynağını dışarıda aramaktır. Düşmanı gösterir, zalimi gösterir, hainleri, şeytanları, bozguncuları, kötü yöneticileri, çürümüş düzenleri gösterir. Bunların hepsini doğru olarak gösterir; çünkü dünyada gerçekten zalimler vardır, gerçekten sömürenler vardır, gerçekten ifsat edenler vardır. Fakat insanın asıl körlüğü, burada başlar. O, kötülüğün failini gördüğü için hakikati gördüğünü sanır. Oysa çoğu zaman gördüğü şey, yalnızca son darbeyi vuran eldir; o ele imkân hazırlayan zemini, sessizliği, gevşemeyi, iç çürümeyi, ihmal edilmiş sorumlulukları, bozulmuş ölçüleri, bırakılmış mevzileri, terk edilmiş ilkeleri göremez.

Kur’ân’ın bu konudaki sarsıcı tarafı tam da buradadır. Kur’ân, musibeti yalnızca dış saldırının sonucu olarak okumaz; onu, çoğu kez, insanın ve toplumun kendi eliyle hazırladığı neticelerin açığa çıkışı olarak okur. Bu yüzden şu ilke, sadece bir ahlâk cümlesi değil, bir varoluş yasasıdır.

“Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle yaptıklarınız yüzündendir.” (Şûrâ suresi 30)

Bu ayet, yüzeysel okunduğunda kaba bir kader tezahürü gibi anlaşılabilir. “Demek ki başa gelen her şeyin suçlusu insanın kendisidir.” Hayır. Ayetin söylediği şey bundan daha ince, daha derin ve daha ürperticidir. İnsan, uğradığı sonuçların her zaman tek faili olmayabilir; fakat çoğu zaman o sonuçların oluşumuna katkı sunmuş, zemin hazırlamış, ihmal etmiş, göz yummuş, desteklemiş, geciktirmiş, korkmuş, susmuş, rıza göstermiş, mevzi terk etmiş, hakikati savunmamış, kötülüğün önünü açmış olabilir. Kur’ân’ın muhasebesi tam da burada başlar.

Hiç şu soru üzerinde düşündünüz mü; musibetler sadece dışarıdan gelen şeyler mi, yoksa içeride birikenlerin de sonuçları mıdır?

İnsan zihni musibeti “başına gelen şey” olarak düşünmeye meyillidir. Oysa Kur’ân, musibeti çoğu zaman “dışarıdan inen rastgele bir felaket” gibi değil, yapılanların ve yapılmayanların geri dönüşü gibi tarif eder. Bu yüzden Şûrâ 30 ayetindeki hüküm, Bakara’daki şu ilkeyle birleşir.

“Herkesin kazandığı-iyilik- kendi lehine, kazandığı-kötülük- kendi aleyhinedir.” (Bakara suresi 286)

Ve Necm suresindeki şu ayet bunu daha da keskinleştirir.

“İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (Necm suresi 39)

Burada çok büyük bir ontolojik tespit vardır. İnsan sadece olayların mağduru değildir; aynı zamanda sonuçların üreticisidir. Hayat, üzerine bir şeylerin düştüğü nötr bir yüzey değildir. İnsan ve toplum, içlerinde taşıdıkları niyetler, ölçüler, korkular, tercih ettikleri ilişkiler, benimsedikleri yönelimler, gösterdikleri cesaret veya gösteremedikleri dirayet, kurdukları veya kuramadıkları düzen, savundukları veya terk ettikleri ilkelerle kendi geleceklerinin maddesini işlerler. Sonra bir gün o işledikleri madde, kader diye karşılarına çıkar.

Kader çoğu zaman insanın çok yanlış anladığı şeydir. Çünkü insan kaderi, dışarıdan yazılmış, kendisinin sadece katlandığı bir senaryo gibi görmek ister. Oysa Kur’ân’ın çizdiği çerçevede kader, çoğu zaman insanın tercihleriyle içine yürüdüğü sonuç alanıdır. Bu yüzden Ra’d suresi, kaderi pasif bekleyişten çekip aktif dönüşüm yasasına bağlar.

“Bir toplum kendinde olanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” (Ra’d suresi 11)

Bu ayet, sadece düşündüren bir söz değildir. Bu, toplumların yükseliş ve düşüş mekanizmasının ilkesidir. Bir toplumun dış şartlarından önce, iç bünyesi bozulur. Adalet ölçüsü kayar. Hakikat kıymetini yitirir. Menfaat, ilkenin önüne geçer. Liyakat bozulur. Sorumluluk ertelenir. Konfor, vazifenin yerine geçer. Korku, basiretin üstünü örter. İnsanlar iyi olmayı ister ama iyi olanı savunmak istemez. Hakkı sever ama hak için bedel ödemeyi sevmez. İşte tam o anda musibet henüz gelmemiş olsa bile, aslında gelmiştir; çünkü musibet önce dışarıda değil, içyapıda başlar. Bir ağacın devrilmesi, fırtınanın suçu değildir yalnızca. Fırtına çoğu zaman sadece açığa çıkarır. Asıl mesele, kökün ne kadar çürüdüğüdür.

İnsanlığın büyük yanılgılarından birisi şudur: Kötülüğün gücünü, iyiliğin gevşekliğinden bağımsız sanmak. Hâlbuki tarih bunun tersini söyler. Zalimler, çoğu zaman kendi güçlerinin büyüklüğü kadar değil, karşılarındaki toplumların iç çözülüşü kadar büyürler. Kur’ân’ın Enfâl suresindeki uyarısı bu yüzden sadece ahlâkî değil, siyasî ve toplumsal bir yasadır.

“Öyle bir fitneden sakının ki, yalnızca içinizden zulmedenlere erişmekle kalmaz.” (Enfâl suresi 25)

Bu ayet, adeta toplumsal mekanik hakkında bir kanun metni gibidir. Zulüm, kendi başına, yalıtılmış olarak kalmaz. Bir toplumda kötülük büyüdüğünde, onun zararı sadece suçlu olana dönmez. Çünkü kötülük, bir kimsenin şahsî günahı olmanın ötesinde, bir iklim üretir. O iklimde adalet zayıflar, güven çözülür, dil bozulur, ölçüler kayar, cesaret azalır, hakikati söyleyenler yalnızlaşır, menfaat şebekeleri güçlenir, korku yayılır, ortalama karakter alçalır. Sonunda musibet, yalnızca zalime değil, o iklimin içinde yaşayan herkese temas eder.

Bu yüzden Maide suresindeki hüküm çok önemlidir.

“İşledikleri kötülüklerden birbirlerini vazgeçirmiyorlardı. Yaptıkları ne kötüydü!” (Maide suresi 79)

Burada Kur’ân, kötülüğün yalnızca failini değil, kötülüğe karşı görevini terk edeni de sorumluluk alanına dâhil eder. Çünkü insan sadece yaptığından değil, yapması gerekirken yapmadığından da sorumludur. Bu, ahlâkın en ağır tarafıdır. Zira yapmak görünür; yapmamak gizlenir. Bir insan açıkça hırsızlık yaptığında suç bellidir. Ama bir insan susarak, geciktirerek, korkarak, mevki hesabı yaparak, “şimdi sırası değil” diyerek, “ben tek başıma ne yapabilirim” diyerek, “bana dokunmayan yılan…” diyerek, iyiliğin savunulması gerektiği yerde geri çekildiğinde, görünürde suç işlemez; fakat kötülüğün alanını genişletir.

İhmal, çoğu zaman görünmeyen iştir; ama sonuçları çok görünürdür. Bir cam düşünün. Taş, ilk vuruşta camı kırmaz. Önce ince bir çatlak oluşur. Sonra o çatlak önemsenmez. Sonra “şimdilik idare eder” denir. Sonra herkes kendi küçük rahatına, günlük meşgalesine, geçici güvenliğine döner. En sonunda cam patladığında insanlar taşı suçlarlar. Oysa camı kıran taş kadar, çatlağı zamanında ciddiye almayan insanda bu sonuca ortaktır. Bu analojiyi insan ilişkileri içinde dikkate alabilirsiniz. Bir söz, davranış, tavır, cama vuran ilk taş mesabesindedir. Önemsememek telafi edilemez sonuçlar doğurur. Oysaki o, taşın camda oluşturduğu ilk nokta kadar hasara benzer bir zarar oluşturmuştur. İlk hasar buradan işlemeye başlar ve nihayetinde bir gün büyük bir gürültü ile ilişki yıkılır. Ona sebep olan, son anda karşıdakinin ortaya koyduğu tavır gibi algılanır. Oysaki bu sonuç, ilk hasarı oluşturan ilk nedenden beri örülüp, gelmektedir.

Bir de şu soruya cevap arayalım. Şeytan, düşman ve zalim; asıl sebep midir yoksa bırakılan boşlukları kullananlar mıdır?

İnsan, kötülüğün faili olarak şeytanı, düşmanı, zalimi göstermekte tamamen haksız değildir. Kur’ân da onların varlığını ve etkisini söyler. Hac suresindeki ifade açıktır:

“Her kim şeytanı dost edinirse, o da onu saptıracak ve alevli ateşin azabına sürükleyecektir.” (Hac suresi 4)

Fakat burada kritik kelime “dost edinmek”tir. Şeytanın etkisi, zorunlu bir tahakküm değildir,  kurulan yanlış ilişki üzerinden işler. Yani şeytan, insanın içine zorla giremez; insanın içinde kendisine yer açılmış bir eğilim bulur. Aynı şey toplumsal düşmanlar için de geçerlidir. Düşman, her zaman bir kuvvettir, ama o kuvvetin netice üretmesi için toplumun içinde mutlaka bir zayıflık, bir gedik, bir çürüme, bir çözülme, bir ihmal alanı gerekir.

Bu yüzden dış düşman, çoğu zaman yıkımın asıl müellifi değil, fırsatçısıdır. O, içeride çözülmüş olanı hızlandırır; içeride gevşemiş olanı ezer; içeride savunmasız kalmış olanı kullanır. Bu bakımdan düşman, kötü niyetin cisimleşmiş hâli olabilir; fakat ona imkân veren şey çoğu zaman iç zaaflardır.

Bu hakikati görmek, zalimi aklamak değildir. Tam tersine, zalimi daha gerçek bir çerçevede anlamaktır. Çünkü zalim sadece saldırdığı için zalim değildir; aynı zamanda toplumların zaaflarını okuduğu, korkularını çözdüğü, menfaat damarlarını kullandığı, içlerindeki çözülüşe oynadığı için etkilidir. Dolayısıyla mesele yalnızca “kötüler neden kötü?” değildir. Daha acı ve daha gerekli soru şudur: kötüler neden etkili olabiliyorlar? Bu soru, insanı mağduriyet konforundan çıkarır, sorumluluk alanına iter.

Toplumların uğradığı büyük musibetlerin önemli bir kısmı, yalnızca kötülüğün saldırganlığından değil, sorumluluğun başkalarına devredilmesinden doğar. İnsan, kendi aklını, iradesini, muhasebesini, vicdanını başkasına emanet etmeyi sever. Bu, yorucu olan sorumluluktan kaçmanın en konforlu yoludur. Ahzâb suresindeki itiraf bunun trajik özetidir.

“Rabbimiz! Biz önderlerimize ve büyüklerimize uyduk; onlar bizi yoldan saptırdılar.” (Ahzâb suresi 67)

Bu cümlede iki suç vardır: Biri saptıranların, diğeri düşünmeden uyanların suçu. Çünkü yanlış önderlik kadar, sorgusuz teslimiyet toplumsal felaket üretir. İnsan, çoğu zaman düşünme zahmetinden, hakikati arama sorumluluğundan, bedel ödeme cesaretinden kaçar ve bir otoriteye sığınır. Sonra onun arkasına geçip kendi sorumluluğunu unutmak ister. Kur’ân ise buna izin vermez. Öndere uymak, sorumluluğu ortadan kaldırmaz; sadece suçu paylaştırır.

Bir toplumun iradesi öldüğünde, önce dili kiralanır, sonra aklı kiralanır, sonra vicdanı kiralanır. Sonunda insanlar kendi anlamlarıyla ve cümleleriyle değil, kendilerine öğretilmiş anlamlar ve cümlelerle düşünmeye başlarlar. Böyle toplumlarda musibet, dış saldırı biçiminde görünse bile, asıl yıkım çok daha önce yaşanmıştır; özne olma kabiliyeti kaybedilmiştir.

Kur’ân’ın; Nisa suresi 95. ayette “oturup kalanlar” ile mücadele edenleri bir tutmaması, bu yüzden yalnızca savaş hukukuna dair bir ayrım değildir; çok daha geniş bir ilkeye işaret eder. Oturup kalmak, bazen bedensel değil zihinsel ve ahlâkî bir haldir. İnsan bazen yerinden hiç kalkmadan da mücadele içindedir; bazen de meydanın ortasında dururken bile oturuyor gibidir. Çünkü asıl oturuş, iradenin geri çekilmesi, sorumluluğun ertelenmesidir. Hakkın savunusunun başkasına bırakılmasıdır. Toplumlar çoğu zaman aktif kötüler yüzünden değil, pasif iyiler yüzünden kaybeder. Yani bozulma bir olay değil, bir süreçtir.

Kur’ân’ın en ibretamiz ayetlerinden biri de şu hükmü bildirir:

“İnsanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde bozulma ortaya çıktı.” (Rum suresi 41)

Bu ayetin ufku son derece geniştir. Çevre felaketlerinden ekonomik ifsada, ahlâkî çözülmeden siyasal çürümeye kadar her alana uzanır. Çünkü “bozulma”, sadece tekil suçların toplamı değildir; ilkenin ve ölçünün yitirilmesiyle oluşan sistemsel bir sapmadır. İnsan fıtratın ölçüsünü, toplum adaletin ölçüsünü, ekonomi hakkaniyetin ölçüsünü, siyaset emanetin ölçüsünü, aile merhametin ölçüsünü, bilgi hikmet ve hakikatin ölçüsünü kaybettiğinde bozulma başlar.

Bozulma, bir binanın bir anda çökmesi gibi değildir; daha çok bir bedenin yavaş yavaş hastalanmasına benzer. Başlangıçta sadece halsizlik vardır. Sonra bazı küçük belirtiler çıkar. Sonra bünyenin bağışıklığı düşer. Sonra en küçük mikrop bile ağır hastalık üretir. İşte toplumlar da böyledir. Bir toplumun başına gelen musibetlerin önemli bir kısmı, tek başına olaylardan değil, önceden aşınmış bağışıklık sisteminden kaynaklanır.

Burada Zilzâl suresinin zerre vurgusu, büyük felaketlerin küçük yanlış tercihlerden, büyük kazanımların küçük doğrulardan örüldüğünü hatırlatır:

“Kim zerre kadar hayır yapmışsa onu görür; kim zerre kadar şer yapmışsa onu görür.” (Zilzâl suresi 7-8)

Zerre, önemsenmeyen şeydir. Ama hayatın ve tarihin mimarisi çoğu kez zerrelerden kurulur. Büyük çöküşler, çok sayıda küçük ihmalin birleşik sonucudur. Büyük yenilgiler, çok sayıda küçük korkunun kurumsallaşmış biçimidir. Büyük ifsatlar, çok sayıda küçük tavizin yığılmasıdır. İnsan, tek bir büyük kötülük yapmadan da büyük bir kötülüğün ortağı olabilir; çünkü bazen kötülük, suça katılmakla değil, iyiliğe gereken ağırlığı vermemekle güç kazanır.

Kur’ân’ın musibet öğretisini en çok bozan yanlışlardan biri, onu kaba bir “cezalandırma şeması” gibi okumaktır. Oysa ayetlerin bütününe bakıldığında musibet, çoğu zaman yalnızca vurmak için gelen bir tokat değil; gizleneni açığa çıkaran bir ifşa, o ana kadar anlaşılamayanı anlama vesilesi, farkındalık fırsatı gibidir. Şûrâ suresi 30. ayetin devamındaki incelik bunu gösterir: “Birçoğunu da affeder.” Demek ki musibet, tüm yaptıkların tam karşılığı bile değildir; çoğu zaman yalnızca bir kısmının görünür olmasıdır. Yani insan başına gelenin bile, hak ettiği bütün netice olmadığını düşünmelidir.

Bu çok sarsıcıdır. Çünkü insan genelde başına gelen sıkıntının büyüklüğüne odaklanır; Kur’ân ise başına gelmeyen, ertelenen, affedilen, gizlenen kısmı da düşünmeye çağırır. Bu bakış, insanın şikâyet dilini kırar; onu muhasebeye zorlar.

Musibet bazen bir toplumun aynasıdır. Aynaya bakıp yüzündeki kiri göreceğine, aynayı kıran adam, yüzünü temizlemiş olmaz. Düşmanı suçlamak çoğu zaman aynayı kırmaktır. Muhasebe ise yüze bakıp, olanı görmeye çalışmaktır.

Basiretin en zor taraflarından birisi, günahın sadece işlenmiş kötülükten ibaret olmadığını kavramaktır. İyiliğin yapılmaması da sonuçlar üretir. Bir çocuk korunmadığında, sadece bir çocuk zarar görmez; bir toplumun geleceğinde yeni bir çatlak oluşur. Bir liyakatsiz kişi makamda tutulduğunda, sadece bir hata yapılmış olmaz; adaletin omurgasına darbe vurulur. Bir ulul el bab susturulduğunda ya da dinlenmediğinde, sadece bir insan kaybetmiş olmayız; gelecek kuşakların firaset ve  istikamet imkânını da kaybederiz. Bir toplumda cesaret azaldığında sadece bireyler korkaklaşmaz; zalimlerin hareket alanı da genişler.

Nisa 95 ayetteki; “oturanlar” ile “malları ve canlarıyla mücadele edenler” arasındaki ayrımı bu yüzden çok geniş okumak gerekir. Hayatın büyük meselelerinde “oturmak”, bazen sıradan bir eylemsizlik değildir; hakikatin lehine devreye girmemek anlamına gelir. Bir toplumun çökmesi için, o toplumda herkesin kötü olması gerekmez. Yeter ki yeterince insan, doğru zamanda gerekli ağırlığı koymasın. Tarih, bazen kötülüğün saldırganlığından çok, iyiliğin cılızlığından yenilir.

Kur’ânî çerçevede sebep-sonuç mekanizması nasıl işler?

Kur’ân’ın çizdiği çerçeveye göre musibet ve çöküş mekanizması kabaca şu şekilde işler:
İlk önce niyet bozulur. İnsan hakikat yerine çıkarı, görev yerine rahatlığı, emanet yerine menfaati tercih eder. Sonra ölçü bozulur. Doğru ile faydalı, hakikat ile işe yarar olan, liyakat ile sadakat, adalet ile taraftarlık birbirine karışır. Sonra ilişkiler bozulur. İnsan, şeytanı dost edinir; zalime yanaşır; yanlış önderliğe teslim olur; kötülüğe ses çıkarmaz. Sonra mekanizmalar bozulur. Dil kirlenir, bilgi araçsallaşır, adalet zayıflar, emanet ehline verilmez. Sonra bağışıklık sistemi çöker. Artık dış müdahale, iç kriz, ekonomik sarsıntı, ahlâkî saldırı, siyasî kargaşa çok daha kolay yıkım üretir. En son musibet görünür. İnsanlar o görünür neticeye bakıp “Bu bize nereden geldi?” derler. Oysa musibet, gökten yeni inmemiştir; içeride çoktan hazırlanmıştır.

Bu yüzden Kur’ân'da, sebep-sonuç ilişkisinin sadece, fiziki dünya, teknik süreçler üzerinde değil; algı, iman, karar, davranış, ahlâk ve toplumsal dünyaya da işlediği bildirilir. Nasıl ki ateş yakar, su boğar, zehir öldürürse; zulüm çürütür, ihmal çökertebilir, korkaklık mevzi kaybettirir, yalan bağ dokusunu parçalar, rıza kötülüğü meşrulaştırır, pasiflik de zalime alan açar. Ahlâkî dünya en az fizik dünya kadar nedenseldir.

İnsan neden olanların sorumluluğunda, kendi payını görmek istemez?

Çünkü kendi payını görmek, benlik için ağırdır. Düşmanı suçlamak insanı rahatlatır; kendini sorgulamak ise insanı değişime zorlar. Düşmana öfke duymak kolaydır; kendi korkularını, ihmallerini, konfor düşkünlüğünü, menfaat hesaplarını, ertelemelerini, mazeret üretme biçimlerini görmek zordur. İnsan çoğu zaman şunu yapmak ister: “Hem masum kalayım ve tatmin olayım, fakat hem de değişmek ve bir şey yapmak zorunda olmayayım.” Oysa Kur’ân’ın muhasebesi buna izin vermez.

Kur’ân, insanı iki uçtan da kurtarır. Bir yandan, “her şey dış güçlerin oyunu” diyerek sorumluluğu dışarıya atan çocukça mağduriyetten; öte yandan, “her kötülüğün tek suçlusu benim” diyerek adaleti bozan bir öz-haksızlıktan. Kur’ân’ın söylediği daha dengeli ama daha ağır bir şeydir. Sen tek fail olmayabilirsin; ama çoğu zaman sıfır pay sahibi de değilsin. İşte hakiki muhasebe bu cümlenin içinde doğar.

O zaman son soru şudur; musibet kimin eseridir?

Bu soruya dürüst cevap vermek için tek bir fail aramaktan vazgeçmek gerekir. Musibet bazen zalimin saldırısıdır; bazen cahilin taşkınlığıdır; bazen şeytanın saptırmasıdır; bazen kötü önderliğin yönlendirmesidir. Fakat çoğu zaman bunların hiçbiri tek başına yetmez. Musibet, çoğunlukla çok aktörlü bir sonuçtur. İçinde fail de vardır, fırsatçı da; zalim de vardır, susan da; saptıran da vardır, sorgulamadan uyan da; saldıran da vardır, hazırlıksız yakalanan da; bozan da vardır, bozuluşu zamanında durdurmayan da…

Kur’ân’ın insana ve topluma söylediği acı hakikat şudur: 

Sana gelen kötülüğün tamamının sorumlusu sen olmayabilirsin; ama o kötülüğün yolunu döşeyen taşlardan bazılarını sen de taşımış olabilirsin.

Bu yüzden gerçek soru “Bize bunu kim yaptı?” sorusundan önce şudur:

Biz neye inandık ve taraf olduk?
Biz neyi terk ettik?
Neyi savunmadık?
Nerede sustuk?
Nerede gevşedik?
Kimi yanlış yere yücelttik?
Hangi kötülüğü küçük gördük?
Hangi iyiliği erteledik?
Hangi sorumluluğu başkasına devrettik?

Toplumların çöküşü, çoğu zaman bir düşmanın dehasından çok, içerideki insanların vazifelerini terk etmesinin sonucudur. Ve toplumların yeniden ayağa kalkışı da çoğu zaman dış şartların değişmesinden önce, iç muhasebenin dürüstçe yapılmasıyla başlar.

Çünkü musibet, sadece can yakan bir darbe değildir. Bazen bir hakikatin kapısını açan sert bir eldir. O elin gösterdiği yer dışarısı kadar, içerisidir de. 

Kur’ân’ın çağrısı budur: “düşmanı gör, zalimi tanı, kötülüğe karşı teyakkuzda ol; ama bütün bunları yaparken kendini muaf tutma.” Çünkü insanın en büyük yanılgısı, yıkımı hep dışarıdan sanmasıdır. Hâlbuki nice yıkımlar, dışarıdan gelen bir çekiçten önce, içeride çoktan çatlamış bir yapı üzerine iner.

Ve hakikat şudur:

Bir toplumun başına gelen musibetlerin en derin sebebi, çoğu zaman düşmanın kuvveti değil, hakikatin omuzlanmasında gösterilen zayıflıktır.

0 Yorumlar