Hakikatin peşinde olmak, hayatı fıtrata uygun inşa etmek, özneleşmek, itminana ermek, Allah'ı razı etmek ve cennete layık olmak sürecinde derin mesele, cari durum; insanın çoğunlukla hakikate göre değil, iç dengesine göre hareket etmesidir.
Bir insan, bir fikrin doğru olduğunu görebilir, bir yolun gerekli olduğunu da kabul edebilir, hatta mevcut hayatının çürütücü taraflarını teşhis de edebilir, ama yine de hareket etmez. Çünkü davranışı belirleyen şey çoğu zaman "hakikat" değil; mevcut iç denge, mevcut sosyal denge, mevcut çıkar-kayıp dengesi, mevcut kimlik örgüsü, mevcut korku eşiğidir. Yani insan yanlışta kalmayı, çoğu zaman yanlış olduğu için değil; o yanlışın içinde bir denge kurduğu için sürdürür. Bu yüzden değişim çağrısı, dışarıdan bakınca haklı görünse de içeriden bakınca şu anlamlara gelir: ben kim ve ne olacağım? Neyi kaybedeceğim? Mevcut bağlarım ve imkânlarım kaybolur mu? Bu yol beni yalnız bırakır mı? Başaramazsam ne olur? Ya bu da başka bir idealist yanılsamaysa? Demek ki pratikte işlemeyen şey motivasyon değil sadece varoluşsal konfor ve güvenlik zeminidir.
İnsanların büyük kısmı aslında değişime değil, çözülmeye direnir. Bu çok kritik bir durumdur. Dışarıdan bakınca insan "değişime direniyor" gibi görünür fakat iç mekanikte olan çoğu zaman şudur: kişi, değişimin kendisine değil, değişimle birlikte yaşayacağı çözülmeye direnmektedir. Bu çözülme birkaç düzeyde olur.
· İlki kimlik çözülmesidir. İnsan yıllarca kurduğu benlik halini ve ilişkisini bırakmak istemez. Çünkü o durum bozulursa, sadece fikir değil, şahsiyet dengesi de sarsılır.
· Diğeri ilişki çözülmesidir. Yeni yol, eski çevreyle mesafe doğurur, bu da görünmeyen bir aidiyet ve ilişki maliyeti üretir.
· Üçüncüsü ise anlam çözülmesidir. Mevcut hayat yanlış olsa bile tanıdıktır. Yeni hayat doğru olabilir ama henüz içselleşmiş ve tanıdık değildir.
· Nihayeti de güç çözülmesidir. Bazı kişiler mevcut kusurlu düzende bile bir kontrol, etki veya statü alanı üretmiştir. Yeni zemin, bu konumu anlamsızlaştırabilir. Dolayısıyla kişi değişime değil, mevcutların ve standartların dağılma, kaybolma ihtimaline direnmektedir.
Bu yüzden özgün hal, aidiyet ve grup inşası çoğu zaman, "sosyolojik bir mekanik" değil, "ontolojik bir doğum sancısı"dır.
Pratikte insanlar o kadar kolay değişmiyor, yeniden inşa etmiyor, gelişmiyor ve geliştirmiyor. Çünkü yeni ve özgün bir sürece dâhil olmak demek, sadece yeni bir aidiyete ve gruba dâhil olmak değildir. Şu üç şeyi aynı anda gerektirir: anlam taşıma kapasitesi, ilişki taşıma kapasitesi, risk taşıma kapasitesi.. Ve çoğu insan bu üçünü aynı anda taşıyamaz. İnsanlar, farkında ve özgün inşa ve gelişme çağrısına; üşendikleri için değil, ikna olmadıkları için de değil, taşıyabilecekleri bir kişilik omurgası henüz oluşmadığı için cevap vermezler. Bu yüzden "gelişme modeli"nden önce "kıvam oluşması ve taşıyıcılık modeli" gerekir.
Bu nedenle asıl sorun motivasyon eksikliği değil, taşıyıcı şahsiyet eksikliğidir. Zira motivasyon geçicidir, coşku geçicidir, heyecan geçicidir, kriz anı etkisi geçicidir. Ama bir yapıyı geliştirecek insan için kalıcı olanlar şunlardır: yük taşıma disiplini, yalnızlığı kaldırabilme, gecikmiş sonuçlara dayanabilme, dış onay olmadan devam edebilme, küçük ilerlemeleri küçümsememe, kırılmadan esneyebilme.
Yani özgün bir grup inşasının çekirdeğinde öncelikle "iletişim tekniği" değil, taşıyıcı karakter inşası vardır. Bu olmadığı zaman insanlar: toplantıya gelir ama süreci taşımaz; etkilenir ama adım atmaz; kabul eder ama sorumluluk almaz; katkı verir ama yeni alan, süreç, hal ve ilişkiler inşa etmezler.
Özgün gruplar oluşturmanın önünde derin engeller mi var? Neden gelişme kendiliğinden gerçekleşmiyor? Bu mutlaka cevaplandırılması gereken bir sorudur. Burada birkaç temel engel vardır.
· Bir tanesi enerji ekonomisi engelidir. İnsan biyolojik ve psikolojik olarak enerji tasarrufuna meyyaldir. Yeni grup kurmak, yeni ilişki ağı kurmak, yeni risk almak yüksek enerji ister. Bu yüzden zihin ve nefs bunu erteler.
· Bir diğeri ise sonuç gecikmesi engelidir. İnsan aceleden yaratılmıştır denir ya.. İnsanlar yakın ödüle açıktırlar ve uzak ödülde zorlanırlar. Özgün grup inşası ve gelişimi ise kısa vadede yorgunluk, orta vadede belirsizlik, uzun vadede ise meyve verir.
· Bir başkası ise, ham benlik engelidir. İnsanların önemli bir kısmı zaten iç bütünlüğe sahip değildir. Dış hayatlarında dağınık, iç dünyalarında bölünmüş, iradelerinde zayıf durumdadırlar. Böyle biri yeni bir yapı kuramaz; çünkü kendi içinde henüz inşa olmamıştır.
· Sosyal risk engeli de bu cümledendir. Yeni bir şey başlatmak, görünür olmaktır. Görünür olmak yargılanma riskidir. Birçok insanın cesaret problemi değil, rezil olma korkusu vardır.
· Bir farklı faktör de, saflık-kirlenme engelidir. Bazıları yüksek idealle ve romantizmle başlarlar. Ama gerçek hayatın zorlukları ve kirletmeleri karşısında süreçten soğurlar. Çünkü zihinlerinde taşıdıkları romantik değişim hayali, gerçek dünyanın çamuru ile temas ettikçe zorlanma başlar.
· Bir de, temsil krizlerini ifadelendirebiliriz. İnsanlar "iyi fikirden" değil, "güvenilir temsilden" daha çok etkilenirler. Temsil/şahitlik zayıfsa, yöntem doğru olsa bile çalışmayabilir.
O halde gerçek soru; “insanları nasıl motive ederiz değil, hangi eşikleri aşmadan gelişme mümkün olmaz?” olmalıdır.
Pek çok eşik vardır.
· İdrak eşiği. Kişi sadece yanlışın farkına varmamalı; o yanlışta kalmanın kendisini hangi biçimde küçülttüğünü ve ödedikleri bedelleri de açıkça görmelidir.
· Zaruret eşiği. Değişim iyi bir seçenek gibi değil, ertelenemez bir zorunluluk gibi hissedilmelidir.
· İmkân eşiği. "Kulağa doğru geliyor" demek yetmez. "Bu gerçekten yapılabilir ve yapılmalıdır" inancı doğmalıdır.
· Korunma eşiği. Kişi şunu bilmek ister: düşersem, başaramazsam bana destek olacak bir zemin ve ortam var mı?
· Şahsiyet eşiği. Süreç, sadece fikri kabul edenleri değil, sorumluluk yüklenenleri ve yük taşıyabilenleri üretip, ayırt edebilmelidir.
· Temsil eşiği. Öncü kişiler veya çekirdek kadro söylediğini yaşayan bir örneklik üretmelidir.
Bu eşikler geçilmeden, teknik gelişme mekanizmaları işlemeye başlasa bile kalıcı sonuçlar oluşmaz.
Bu nedenle doğru model "yayılım/hızlı genişleme ve büyüme modeli" değil, "yoğunlaştırılmış mayalanma modeli"dir.
Asıl hata burada yapılıyor. Erken safhada genişleme hedefleniyor, oysa erken safhanın hedefi yayılmak değil, odaklanmak olmalıdır. Çünkü zayıf tabiatlı gelişme, bozulmayı büyütür; hızlı yayılım, kaliteyi düşürür; temsil gücü olmayan yayılma, güvensizlik üretir.
Bunun yerine ilk safhada yapılması gerekenler; Az kişide yüksek dönüşüm. On kişi olsun ama gerçekten inşa olsun.
Süreç taşıyıcılarının temayüz etmesi. Kim etkileniyor ve sempati kuruyor; kim gelişiyor ve yük taşıyor; kim cehdediyor ve inşa ediyor; kim sadece konuşuyor; bu ortaya çıkmalı, ayrışmalıdır.
İç omurga inşası. Omurgayı inşa edecek kişiler; güçlü çalışma, sabır ve istikrar, samimiyet ve sadakat, yük taşıma, birbirini tamamlama ve işbirliği, örneklik ve hesap verebilirlik ekseninde pişmelidir.
Gerçeklik içinde sınanma. Yalnızca okuma, konuşma, duygulanma değil; somut iş, somut ilişki, somut zorluklar içinde test edilmelidir. Yani, ilk/pilot gruplar, büyümek için değil, çekirdek mayayı tutturmak için kurulmalıdır.
Cevap bulunması önemli bir soru da “pratikte çoğalma/genişleme ne zaman başlamalıdır?” sorusudur. Gerçek çoğalma, bir kişinin "etkilenmesi" ile başlamaz. Şu üç şey aynı anda olduğunda başlar:
· İç dönüşüm gerçekleşir ve kişi artık, eski hayatına tam aidiyet hissedemez.
· Yeni aidiyet oluşur. Yeni zeminle imani, duygusal ve ahlaki bağ kurulur.
· Paylaşma ehliyeti gelişir. Kendisi dışında başkasına da alan açabilecek kıvama gelir.
Bu üçü oluşmadan insan destekçi olur, izleyici olur, sempatizan olur ama geliştirici, taşıyıcı, çoğaltıcı olmaz.
Bu durumda kitle başlangıçta, hızla genişletme değil, öncü ve taşıyıcı üretme stratejisi geliştirmelidir.
Süreçle üç farklı insan tipinin ayrışması sağlanmalıdır. Bu üç tipolojiyi;
· Dinleyiciler; etkilenirler ama yük ve misyonu taşımazlar.
· Katılımcılar; görev alırlar ama inisiyatif alıp alan açmazlar.
· Öncüler ve taşıyıcılar; sorumluluk üstlenirler, ilişki geliştirirler, yeni çekirdek, alanlar ve öneriler geliştirirler.
Katılımcılar ve öncüler sıklıkla karıştırılırlar. Birçok kişi faydalı katılımcıdır fakat üretici ve geliştirmeci değildir. Onu öncü ve üretici rolüne zorlamak sistemi yorar. Bu yüzden ilk dönemlerde hedef "kaç kişi olduk?" değil, "kaç öncü ve yük taşıyıcısı çıkardık?" olmalıdır.
Daha derin çözüm; grup olmak değil, önce ocak olmak olmalıdır.
"Grup" biraz teknik bir dildir. Onun altında daha organik bir şeye ihtiyaç vardır. Buna ocak ve hatta somut olarak "Yiğit Ocağı" diyebiliriz.
Ocak ne üretir?
İman, tasavvur, güven, ritim, bağ, pişme, dil, ahlak, şahsiyet, usul, istikamet, sabır, sadakat, müşterek anlam ve amaç yani bir dava üretir.
Ocak oluşmadan grup kurulursa, yapı mekanik kalır. Mekanik yapı ilk zorlanmada ve sürtünmede dağılabilir.
Bu yüzden ilk çekirdek gruplar şu dört şeyi üretmelidir.
1. Müşterek dil: aynı kelimeleri değil, aynı anlam eksenini taşıyan bir dil.
Bunlar olmadan gelişme sadece niceliksel çoğalma olur, ruh gelişmez.
Toplumsal dönüşüm süreçlerinin büyük kısmı, insanların çoğunu hızlıca dönüştürerek değil; az sayıdaki, gerçekten dönüşmüş taşıyıcıların, zaman içinde yoğun etki üretmesiyle gerçekleşir. Yani başlangıç sorusu "yüz'den, on bin'e nasıl gideriz?" değil, çoğu zaman şudur: yüz kişinin içinden gerçekten on öncü taşıyıcı nasıl çıkar? Çünkü o, on kişi varsa, on bin kişi gelir. O, on kişi yoksa on bin kişi ortada görünse bile keyfiyetsiz kitle ve yozlaşma oluşur.
Bu durumda "daha derin usul ne olmalıdır?" Sorusu anlamlı olabilir.
Bu sorusunun cevabını oluşturacak perspektif şöyle ortaya çıkabilir.
· Birinci safha, ayıklama; kim gerçekten öncü ve taşıyıcı potansiyele sahiptir?
· İkinci safha, pişirme; onları sadece bilgiyle değil; mücadele, yük, ilişki, emek, kriz ve sorumlulukla pişirmek.
· Üçüncü safha, ocaklaştırma; kişiliklerinde ve ilişkilerinde; ahlaki, ameli ve paylaşım/işbirliği mahiyetli bir omurga kurmak.
· Dördüncü safha, küçük ama gerçek üretim; bu insanların, birlikte sahici ve somut sonuçlar üretmesi.
· Beşinci safha, kontrollü dışa açılma; ancak bundan sonra çoğalma, yani yayılım, pişmeden sonra gerçekleşir.
Bir cümlelik daha derin hükmü şöyle ifadelendirebiliriz. İnsanlar sadece doğruyu duydukları için kabullenip, doğru süreçlere dâhil olmazlar. İçlerinde, eski hayatı taşıyamaz hale geldiklerinde ve yeni hayatı omuzlayabilecek bir vasat ve omurga oluştuğunda; talep eder, dâhil olur ve gelişme kaydederler. Ya da zihinsel ve ruhsal bir sıçrama, aydınlanma, içselleştirme veya bilinçlenme oluşursa, bu durumda gerçek bir talep geliştirip, talip olurlar.
0 Yorumlar
SON DAKİKA
1
NASIL BİR MEYDAN OKUMA İLE KARŞI KARŞIYAYIZ? CEVABIMIZ NE OLMALIDIR?